Gavsiye Açıklaması

Ahmed Hulûsi

ARŞ NEDİR? FAKRIN KEMÂLİ

" Ve dedi ki.

-Yâ Gavs-ı Â`zâm.

-Lebbeyk yâ Rabb`el arşi`l azîm..? Rabb-el Kerîm ve Rahîm.

-Ya Gavs Â’zâm. Ashabından kim sohbetimi isterse, ona FAKRI; sonra FAKRIN FAKRINI; ve sonra da FAKRIN FAKRININ FAKRINI tavsiye ederim...

“Böylece, FAKR hâlinde onlarda BEN`den başkası kalmaz!.."

Evvelâ, "Rabb`el arş`ıl âzîm" tanımlaması üzerinde duralım;

Arş üzerinde hükmünü yürüten Rabb!..

"Arş" dendiği zaman genelde göklerin ötesinde, gökleri ve dünyaları kapsamına alan bir kat düşünülür. Sanki ötelerde bir yerde bir yüce kat var, o bu dünyaları kuşatmış, Rab da onun üstüne oturmuş aşağıdakileri oradan gözlüyor ve yönetiyor!!!..

"Kürsî" ismiyle işaret edilen yapı "galaksi"dir!..

"Arş" ise melekût ile ceberût âlemi arasındaki muhayyel sınırdır!..

“Ef`âl âlemi” diye bilinen fiiller âlemi yani kesret âlemi, tümüyle “melekût” diye bahsedilen âlemdir. Bunun bir üst ya da alt boyutu olarak tanımlayacağımız, esmâ âlemi yani Allah`ın isimleri boyutu ise sırf mânâdan ibarettir ki bunda kesret yani çokluk kavramı mevcut değildir.

"Rab arş`ın üzerindedir" ya da "Rahman arş`ın üstündedir" gibi tanımlamalar ile hep, melekût âleminin içine giren her şeyin ilâhî isimlerin tasarrufu ile mevcudiyet ve devamlarına işaret olunur!..

Yalnız burada bir önemli husus daha vardır ki, onun da çok iyi anlaşılması gerekir.

Arş, mekânsal değil boyutsaldır!..

Yani belirli bir mekânda ve mesafede değil; her birimin, birimiyetinden özüne doğru gidişte yer alan bir boyuttadır "ARŞ"!... Yani boyutsal derinliktedir Arş, mekânsal değil!..

“Rahman ve Rabb`ın "arş" üzerinde yeralması” demek, o varlığın zâtî vasıflarla ve esmâ-i ilâhî’nin mânâlarıyla kâim ve mevcut olması, tasarrufunun her an ilmi ilâhî doğrultusunda Rabb`ın elinde olması demektir!..

Gelelim şimdi "FAKR" konusuna...

Daha önce "fakr" konusundan bir hayli sözetmiştik. Şimdi de bu hususu biraz daha açmaya çalışalım...

"Fakr"ın üç mertebesi vardır:

Fenâ-i ef`âl’i meydana getiren veya fenâ-i ef`âl sonucunda oluşan "FAKR".

Fenâ-i esmâ ve sıfat neticesinde oluşan "FAKR`IN FAKRI".

Fenâ-i zât neticesinde oluşan fenâ fillah hâli olan "FAKRIN FAKRININ FAKRI".

Birincisi, ef`âl yani fiiller âleminde meydana gelen bütün fiillerin hakiki failinin Allah olduğu idrâk edilir. Bu sebeple de, bahsedilen müşâhede içinde olan kişiden "suçlama-itham" kalkar. Çünkü artık hakiki fâili görmektedir. Fâili hakiki ise "lâ yüs`âl"dir!.. Yâni, yaptığından sual sorulması mümkün olmayandır.

Fâili hakiki’ye işaret eden âyetler şunlardır:

"ATTIĞIN ZAMAN SEN ATMADIN, ATAN ALLAH`TI!.."

"SİZİ DE FİİLLERİNİZİ DE ALLAH HALKETTİ !.."

Bu idrâk, üzerinde biraz daha derin düşünülür ise önemli bir şuur sıçraması daha getirir ki o da şudur:

Mâdem ki fiilleri meydana getiren Allah`tır, öyle ise o fiillerin ortaya çıktığı mahal de Allah`a aittir!.. Dolayısıyla O, yaptıran değil yapandır!..

Fiili meydana getiren fâili hakîki, yani o fiili ortaya koyan O`dur!.. Dolayısıyla ne fiil görüyorsak, onun meydana getiricisi hep O`dur.

Yalnız burada şunu iyi bilmek gerekir;

Resim, ressamın eseridir; ressamın kafasındaki düşünce veya duygunun şekle girmiş hâlidir ama, resim ressamdır diyerek, ressamı o resimle kayıtlamak, sınırlamak asla mümkün değildir.

Bunun gibi, herhangi bir fiili meydana getiren Allah`ı o fiil veya anlamı ile, yahut da suretiyle kayıt altına almak çok büyük düşüncesizlik ve anlayışsızlık olur.

Bütün bunları öğrenip yaşamaya çalışırken;

<"ALLAH" ÂLEMLERDEN GANÎDİR> âyetinin işaret ettiği "tenzihiyet" yani kayıtsızlık ve sınırsızlık, prensibini de asla gözardı etmemek mecburiyeti vardır.

Varlık O`dur ve yapan O`dur idrâkına erildiğinde, FAKRIN FAKRI yaşamaya başlanır. Birim "yok" olup varlık O`na ait olunca; hâliyle bunun neticesi olarak kendi varlığının da "yok" olduğunu farkeder. Kendisi "yok"tur ama gene de var olan bir şey vardır. İşte o zaman farkedilir ki var olan TEK varlık Hak`tır.

Böylece, bu mertebede "vahdeti vücûd" yâni varolan her şeyin gerçekte yok olup, sadece ve sadece "Hak`kın mevcut olduğu müşâhede edilir. Burada hemen şunu farketmek de son derece elzemdir:

"Panteist" görüşe göre, “her şey” vardır ve bunların tümüne “TANRI” denilir.

"Vahdeti Vücûd"a göre ise, ayrı ayrı sayısız şeyler mevcut değildir; bu gözün görme yetersizliğinin getirdiği bilinç yanılgısıdır; gerçekte TEK bir vücud vardır ki; sûrî yani maddi bir vücut değil, mânevîdir bu vücud!..

VECH denilen bu vücûd ancak bilinç gözüyle veya kalp gözüyle görünen bir vücûd’tur.

Kısacası, mevcûdât yoktur, TEK vücûd vardır!..

Bunun da ötesine geçilince.

Bu müşâhededen de ileriye geçilirse eğer, bu defa, Ehadiyet`i ilâhî`de, mutlak "BEN"lik kavramı dahi yok olur ve "HİÇ"lik oluşur!..

"HİÇ"lik yani "â`mâ"dan ne bir mertebe olarak sözedilebilir ne de hâl olarak."Allah â`mâ ’dadır" hükmü bu nokta ile alâkalıdır!..

Allah için, daha doğrusu "ALLAH isminin işaret ettiği mânâ” için, zaman bildiren geçmiş, hâl, gelecek kavramları kullanılamaz!.. Allah, bu kavramlardan münezzehtir!.. Bu sebeple, Arapça’da, "Allah â`mâ `da idİ" denilmişse dahi, bu muhâtaba olayı anlayışına göre izah etmek için kullanılmış bir ifadedir. Biz dahi kitaplarımızda bu ifadeyi böylece naklettik.

Ancak doğrusu ve gerçeği odur ki; Allah, zaman kavramı ile kayıtlanmaktan münezzeh olduğu için, ".....idi" veya ".....cek" kavramlarından beri olarak, süreklilik mânâsı içinde anlaşılmalıdır!..

Bu yüzden de hadîs-i şerîfte geçen mânâyı ehlullah, "Allah â`mâ ‘dadır" olarak müşahede eder. Ezelen ve ebeden!.. Ve hattâ ezel-ebed kavramından münezzeh olarak!..

İşte bu durumda FAKRIN FAKRININ FAKRI meydana gelmiş olur!..

*   *   *