Gavsiye Açıklaması

Ahmed Hulûsi

UYUMA, Kİ GÖRESİN!

"-Yâ Gavs-ı Â`zâm. İndimde avam gibi uyuma, beni görürsün!..

Sordum, dedim ki:

-Yâ Rabbi, indinde nasıl uyuyayım?..

-Cismin lezzetinden sıyrılarak; nefsin şehevâtından arınarak; ruhun anlık kaymasından kurtularak; ve zâtınla fenâ bularak uyu!..

"Öncelikle şunu anlayalım;

Burada bahsedilen bir yatağa girip veya bir halının üstüne kıvrılıp da orada uyumak değildir!..

"Uyku" hâliyle bahsedilen husus, burada, "insanlar uykudadır" hadîs-i şerîfinde bahsedilen mânâdaki bir uykudur!.. Yani, bedenî mânâda "uyku" değil; "şuurî" mânâda "uyku"dan sözedilmektedir bu beyanda!..

Neydi bu "uyku" hâli?..

Eğer bir kişi kendini sadece bu et - kemik beden olarak var sanıyor, âlemi de beş duyuyla algıladıklarından ibaret olarak kabulleniyor ise; kendisinin, beden ve ruhun ötesinde "şuur"dan ibaret bir bilinç varlık olduğundan haberdar bile değilse, o kişi hiç uyumadan daima ayakta dolaşsa dahi "uyku" hâlindedir. Ve tüm algıladıkları da rüya hükmündedir. "Ölmedikçe" de uyanamaz!..

"İndimde avam gibi uyuma!.. ki hakikatı göresin!.."

Uykuda olan, kendi hayâlindeki dünyasının görüntüleriyle yani rüyalarla ömrünü tüketir gider.

Uykudan uyanmak için ilk yapılması gereken şey, düşünce dünyanı beş duyu kaydından kurtarmaktır.

Gördüğün kadar düşünmek yerine; düşünebildiğin kadarını görebilmektir amaç!..

Hayvanat gördükleri kadar yaşar, ötesini düşünemez. İnsan ise gözünün gördüklerinin ardına düşünerek erebilir.

Öyle ise, Ben neyim, nasıl varım. varolan her şeyin ardındaki güç nedir? gibi sorularla düşünmeye başlamalı ve daha da derinliğine gidilerek, bütün ve varlığın aslı ve orijini tanınmaya başlamadır.

"Avam gibi uyuma." Çünkü sana uyanık olmak yakışır. Ne kadar uyanık olursan ol, bir bedene bağlı olarak bu dünyada yaşamak zorunda olduğun sürece, son derece hafif de olsa, sende bir uyku hâli olacaktır. Ama bu hâl, avamın uykusu değildir işte!..

"Peki nasıl uyuyayım..?"

"Cismin lezzetinden sıyrılarak..."

Kendini bir beden kabul etmekten dolayı, cismânî, maddî lezzetler peşinde koşarak, bu tür lezzetlerin esiri olarak yarın dünyada bırakıp gideceğin şeylere âdeta taparak değil!.. Para-pul, seks, giyim kuşam, ev-eşya, vasıta peşinde koşarak, daima daha iyisini elde etmek için ömrünü harcayarak değil.

"Nefsin şehevâtından arınarak..."

"Nefs", "ben"liktir!.. Benliğin arzularından arınarak.

Nedir "Ben"liğin arzuları..?

Makam, mertebe, şan, şöhret, isim, ünvan, sayılmak, sevilmek, hürmet görmek, değer verilmek, methedilmek!..

İşte bunların hepsi "ben"liğin arzularıdır. Yani nefsin!..

Genelde tasavvufla derinliğine ilgisi olmayanlar tarafından nefs ile tabiat birbirine karıştırılır. Oysa nefs ayrıdır, tabiat ayrıdır.

Cismin lezzetinden diye başlıyan bölümde tabiî özelliklerden yani kişinin tabiâtından bahsolundu. Bu bölümde ise "nefs"in isteklerinden bahsoluyor.

Madde ile ilgili istek, arzu ve zevkler tabiât ile alâkalıdır; mânevî istek, arzu ve zevkler ise "nefs" ile alâkalıdır.

Bir kişi, ben şöyle yemeyi, şöyle yatmayı, şöyle seks yapmayı seviyorum dediği zaman bunlar hep tabiatının sonucu oluşan şeylerdir.

Kişinin tabiatına uygun olan şeyler, ona hoş, güzel gelir; tabiatına yani bedensel terkibine uygun olmayan şeyler de tadsız, lezzetsiz, zevksiz gelir. Bütün bunların direkt olarak "nefs" ile alâkası yoktur.

Buna karşılık, "Nefs" kelimesiyle anlatılan şey tam türkçe karşılığı ile kişideki "Ben" duygusudur!..

İçki, sigara ve bu türden kişinin terkedemediği şeylerin hepsi de nefsin değil tabiatın bağlı olduğu şeylerdir.

Nefsin bağımlı olduğu şeyler ise en başta "hükmetme - yönetme" duygusudur. "Hayır, ille de BENiM dediğim olacak" gibi cümleler hep nefisten kaynaklanır ve nefsin kuvvet derecesine işaret eder.

Nefsin şehevâtından yani arzularından sıyrılabilmek için iki yol vardır:

1-Nefsin isteklerine olabildiğince karşı çıkarak, uzun vâdede nefsin bu isteklerini köreltmek.

2-Nefsin hakikatını idrâk etmek sûretiyle, izâfî ve vehmî (var kabul edilen) nefsin isteklerini kâle almaz hâle gelmek!..

Kişi normal şartlar ve çevrenin şartlandırması sonucu, kendisini bu beden ve bedene bağımlı ruh ve dahi bu bedenle kâim varlık kabul ettiği için, tabiîdir ki, birimsel tatmin için yaşar.işte bu yaşayış da en başta nefsin ve tabiatın istekleri doğrultusunda olur.

Hakikata ermek isteyen birim, eğer, en başta kendisini bu yanlış bilgilenmeden kurtaramazsa, kendini bir birim olarak kabule devam ederse, yolu hayli çetrefil demektir.

Bu sebeble en kestirme yol, önce "nefs"in hakikatını anlayıp idrâk etmek; sonra da artık gerçekte varolmayan fakat kişinin programı gereği var kabul edilen izâfî (göresel) nefsi kontrol altına almak gerekir.

"Ruhun anlık kaymasından sıyrılarak"

Vehminin var sandırdığı mevhum varlıkları görme hâline düşmekten, birimler müşâhedesinden sıyrılarak.

Birinci basamakta, tabiatın isteklerinden kurtulmak.

İkinci basamakta, nefsin isteklerinden kurtulmak.

Üçüncü basamakta Ruhun, ki; burada şuur anlamında kullanılmakta, yanlış tesbitlere kaymasından kurtulmaktan sözediliyor.

Beyinin istidat ve kâbiliyetine göre ortaya çıkan şuur, bilinç, beyin tarafından tüm özellikleriyle aynı anda ruha yüklenir ve bu şuur sonsuza dek yaşamına, çeşitli devreler geçirerek devam eder.

Bu sebepledir ki; burada şuur, ruha izâfe edilmiştir.

Şuurun kayması, ruhun kayması tâbirleri ile anlatılmaya çalışılan hâle Mevlâna Celâleddin de “gözün şaşılığı” deyimiyle işaret eder ki, bütün bunlardan idrâk ettirilmek istenilen mânâ hep aynıdır. Kesret müşâhedesinden kurtulmak. Çokluk kabulünü terk.

Eli, ayağı, başı, kulağı, gözü, ayrı ayrı müstakil canlılar olarak görme halinden kurtulup; tümünün içinde aynı tek kan, tek can, tek irade hükmünü icra etmektedir diyebilmek.

Bir birimde, insan var, hayvan var, cin var, melek var bunların her biri de kendi başlarına diledikleri gibi yaşıyorlar; kâinat başıboş bırakılmış hadsiz hesapsız canlıyla dolu gibi bir görüş, tamamiyle o kişinin varlıkların hakikatına, aslına orijinine nüfuz edememekten doğan çokluk görüşüdür.

Ruhun yani şuurun kaymamış hâlinde iken ise;

Çeşitli uzantı ve özellikleriyle tek bir bedenin varolduğunu ve bu bedenin tümüyle tek bir şuur ve iradenin hükmü altında olduğunu anlayabiliyorsak. Aynı şekilde tüm dünyanın, güneş sisteminin, galaksinin, milyarca galaksiden oluştuğunu düşündüğümüz evrenin ve tüm boyutlarıyla ve bu boyutlara ait varlıklarıyla kainatın gerçekte tek bir beden ve yapı olduğunu; bu yapıda TEK bir ŞUUR, TEK bir İRADE, TEK bir KUDRET`in hüküm sürmekte olduğunu müşâhede ederiz.

"...Ve zâtınla fenâ bularak uyu!.."

Bu üç basamaktaki arınmayı gerçekleştirdikten sonra da, "zâtınla fenâ bularak" yaşamına devam et!..

Bu beyânın en can alıcı noktası bu cümlecik.

Zâtınla fenâ bulmak” ne demek?..

"Zâtım" dediğin "öz"ünün gerçekte var olmadığını; "öz"ünün Hak`ka ait olduğunu, O`nun varlığıyla mevcut ve kâim olduğunu; Hakikatının sadece ve sadece "O" olduğunu idrâk et. Ki böylece izâfî ve vehmî benliğinin asla varlık kokusu almadığını anlamış olasın.

Böylece de "yok"tan varolmuş "ben"liğin, zâtın tekrar "yok" olsun!.. Ve neticede Bâkî olan VECHULLAH hükmü âşikâr olsun.

"HER ŞEY YOK OLUCUDUR; BÂKİ OLAN RABBİNİN VECHİDİR."

Ki ehli için her an bu böyledir... Ve bu seyr ebeden devam eder.

*   *   *