Dua ve Zikir

Ahmed Hulûsi

KUR`AN-I KERİM NASIL ANLAŞILIR

En büyük ZİKİR olan Kur’ân-ı Kerîm bahsine gelmeden önce; kısa bir şekilde, Kur’ân-ı Kerîm’in nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde, fazla derine girmeden, sadece ana hatları ile durmak istiyorum. Zirâ, bize "ONU ANLAYASINIZ DİYE" denilerek inzâl olmuştur.

Bütün mahlûkat, şartlandırılarak, ezberletilerek bir şeyler yapabilir. Ancak, sadece İNSAN, idrâk ve tefekkür gücüne sahip varlık olarak, ve bu özelliği dolayısıyla, "YERYÜZÜNDE HALİFE" olmak şerefine nâil olmuş; bu gerçeği idrâk edip gereğini yaşıyabilenlere de "ŞEREFLİ MÜSLÜMANLAR" denilmiştir. Elbette ki, takliden bir şey yapabilenler de "yakîn"leri ölçüsünde bundan hisselerini alırlar.

Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak için önce "tâhir’ olmak, yani -arınmış" olmak gerekir. Çünki, "Arınmamış olanlar dokunmasınlar" deniliyor. Bu âyeti mâalesef yanlış anlıyor; gidip suyla yıkanıp, abdest alıp "arındığımızı" sanıyoruz!..

"Tahir"in zıddı olan "necîs"in yani necasetin, yani pis-kirli olma hâlinin ne olduğunu, bakın nasıl târif ediyor aynı KİTAB:

"Kesinlikle necis olanlar müşriklerdir".

Yani, necis olma hâlini meydana getiren "şirk" düşüncesidir!..

İşte bu iki âyet bir bütünleme ile şunu ifâde etmektedir:

"ŞİRK düşüncesiyle kirlenmiş olan müşrikler, bu pis düşünceden, ARINMADAN KUR’AN’A EL SÜRMESİNLER; çünkü şirk düşüncesiyle, ALLAH’ın vahdaniyetini, TEK’LİĞİNİ, AHADİYYETİNİ anlatan bu Kudsâl Kitâbı anlıyamazlar".

İnsanların, birimsellikten doğan bir biçimde, gökte hayâl ettikleri TANRI’ya, bakış açılarına karşın; ALLAH’ın vahdaniyetini, AHADİYETİNİ, SONSUZ - SINIRSIZ TEK OLUŞUNU en açık - seçik bir biçimde vurgulayan ve Tek’ten çoka bakış açısını açıklayıp öğretmeyi gaye edinmiş olan KUR’AN-I KERÎM’in anlaşılması, elbette ki kolay değildir.

İşte bu sebebledir ki, Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak istiyorsak, önce ŞİRK düşüncesinin pisliğinden ARINMAK mecburiyetindeyiz.

Nedir ŞİRK düşüncesi?.

TANRInın varlığını düşünmek, TANRI vardır zannı ŞİRK düşüncesinin temelidir!..

Senin dışında; yukarıda; ötede; seni uzaktan, duyan, gören; kâh senin yaptıklarına karışan, kâh müdahele etmeyen; senin yaptıklarına bakıp, ona göre seni tanıyıp, hakkında karar verecek olan; kızdırırsan seni cehenneme atacak; bir punduna getirip onu kandırabilirsen cenneti sana ikrâm edecek olan; kâh celâlli, kâh da çok tonton merhametli büyükbaba gibi bir TANRI var sanmak!.. İşte şirk denen olayın ta kendisi budur!..

Ve tabîidir ki, buna bağlı olan tanrılık ve tanrıya tapınma kavramları, şirkin detaylarını teşkil etmektedir.

İslâm dininin, insanı ŞİRK kavramından kurtaracak anlayışı, sistemi ise Allâh Resûlü Muhammed Mustafa Efendimiz aleyhi’s-selâm tarafından şöyle tarif edilmiş ve formüllenmiştir:

"TANRI YOKTUR, sadece ALLAH vardır"

Bu demektir ki özetle...

Sizin düşündüğünüz gibi, bir tanrı ve tanrılık kavramı kesinlikle mevcut değildir; ALLAH vardır ve O’nun oluşturduğu kendi sistemi mevcuttur.

"Zikrin faziletlisi Lâ ilâhe illallâh’tır"

"Lâ ilâhe illallâh diyen cennete girer, hırsızlık yapsa da, zinâ yapsa da"!.

Gibi hadîs-i şerîfler hep Kelime-i Tevhid formülünün manâsının yüceliğine dikkati çeker. Yani, bir kişi bütün bunları yapsa dahi, Kelime-i Tevhid formülünün taşıdığı anlamı kavradığı zaman; artık bu yaptıklarına tövbe eder; tanrı var tahayyülünden ileri gelen yaptığı yanlış işlerden vaz geçer; Allâh’a yüzünü döner; gereğini yaşar ve bu da ona cenneti getirir, demektir.

Bu konunun daha tafsilâtlı izâhını isteyenler "Hazreti MUHAMMED’İN açıkladığı ALLAH" isimli kitabımızı inceliyebilirler.

Evet, cenneti nasıl yaşamağa başlar insan?..

"Onlar dünyada iken cennet nefhalarını almaya başlarlar" buyuruluyor. Ne demektir bu?..

İnsan, ÖTEDE BİR TANRI, ya da ÖTENDE BİR TANRI şirkinden arınmağa başladığı zaman; SONSUZ - SINIRSIZ, ALLAH adıyla işaret edilenin ne olduğunu yavaş yavaş farketmeğe idrâk etmeğe ve hissedip, yaşamağa başlar.

İdrâk eder ki, SONSUZ - SINIRSIZ ALLAH, her zerrede, tüm varlığı ile mevcûttur; ve dolayısıyla kendi benliğinde, özünde, her zerresinde kemâliyle, Zât’ına yakışır şekilde "O" vardır!.. Yıllardır ötelerde sandığı; özünden, benliğinden yüz gösterivermiştir kendisine!..

"Ben taşrada arar idim,

Ol cân içre cânan imiş!.."

mısraları dökülüverir ağzından.

Sonra bakar görür ki, her zerre de yüz gösteren "O"!..

-Başını ne yana çevirirsen hep ALLAH`ın VECH`ini (yüzünü) görürsün"

Ayetinin "Sır"rını idrâk eder; her yer ve her şey adı altında hep O`nu sevmeye başlar. Kimseye, kızmaz, küsmez; kimsenin hakkını yemez; kimseye dil uzatmaz; kimseyi istemediği bir işe zorlamaz; geçici değerlerle vakit harcamak yerine, kalıcı hizmetlerle vaktini değerlendirip; hem fiîlleriyle, hem diliyle, hem bilinciyle hep sevdiğini zikreder hâle gelir.

Eskiden, İslâmiyet kendisine çok zor gelirken; şimdi kendisine çok basit ve çok kolay geliverir!..

Zâten nedir ki.

Kelime-i şahadeti dille tekrarlamak bir yana haliyle yaşamağa başlamıştır. Farz olan beş vakit namaz!.. Nedir ki.

Sabah, velev ki kalktığında, elini yüzünü yıkarken, ayağını da yıkayıp almış olur abdesti; ve alt tarafı, iki dakikadır, iki rekât sabah namazı!..

Öğlende, bir fırsatını bulamaz mı dört dakikacık!.. Dört rekât da farz öğle namazı; madde’nin tüm stresi içinde, dört dakikalık sonsuzluk tasavvuruyla yaşanan, dört rekât öğle namazı.

İkindi namazı için. Farz edilen dört rekât namaz için bulunamaz mı dört dakika. Senin gerçek boyutun olan o sonsuzluğa, açılan pencere!..

Akşam eve gelmişsin; günün bütün dünya dertlerinden kendini soyutlayabilmek için; elini yüzünü yıkayıp, abdest alıp üç dakikalık, üç rek’âtlık özündeki sonsuzluğa yöneliş, o sonsuzlukta huzur!..

Ve nihayet yatmadan önce, günün bütün problemlerinden arınıp, kendi gerçek âlemine dalmayı kolaylaştıracak dört rekâtlık, farz olan yatsı.

İşte üzerine farz olan; İslâmiyete göre, bu kadar az ve basit!.. Topunu toplasan günde 17 dakikacık!.. 1440 dakika içinde, sadece 17 dakika!..

Ama istiyorsan, daha fazlası, diyorsan; beni, sonsuz bir gelecek bekliyor, benim orada daha pek çok şeylere ihtiyacım olacak, idrâkına gelmişsen; dilediğin kadar arttırırsın yararlı çalışmalarını.

Namazdan sonra ne var, Hac!.

İşte bu da son derece önemli bir konu. Biz haccın niçin çok önemli olduğunu, neyi nasıl getirdiğini tüm sistemiyle, "İNSAN ve SIRLARI" ile "TEMEL ESASLAR" isimli kitabımızda izâh ettik.

Hazreti Rasûl aleyhi’s-selâm buyuruyor ki:

"Hacca gitmekte acele ediniz!.. Çünkü hiç biriniz ileride karşısına hangi engellerin çıkacağını bilemez!.."

Ve gene ŞİDDETLE UYARIYOR ki:

"Kim gitmesine engel olacak şiddette bir hastalık, yahud haccı yasaklayan ZALİM SULTAN, yahud da yoksulluk olmadığı halde HACCA GİTMEDEN ÖLÜRSE, o kimse ister YAHUDİ, ister HIRİSTİYAN OLARAK ÖLSÜN!.."

Bu, dini tebliğ edenin hükümleri göstermektedir ki hac âcilen yerine getirilmesi zorunlu bir ibâdettir!.. Niye?...

Çünki, hacda, o güne kadar bilerek ya da bilmiyerek yapmış olduğun TÜM suçların -kul hakkı da dahil- tamamiyle silinmekte; "anandan doğduğun günki kadar günâhsız olarak" dönmektesin; ve "acaba affoldu mu" diye düşünmeni de Hazreti Resûl, "en büyük günâh" olarak değerlendiriyor!..

Böyle bir fırsat kaçırılır, terkedilir mi?.. Ölümün, hele günümüz şartları içinde, ne zaman geleceği belli değilken; bir an önce, bizi azaba sürükliyecek tüm menfi yüklerden arınıp sıfırlanmak varken; bunca menfi yükle, günahla ölümötesi âleme geçmek mantık işi mi?..

Hele, bunu yapmamaktan dolayı bir HIRİSTİYAN veya YAHUDİ inançsızlığını göze alarak ölmek söz konusuyken!..

İkinci olarak, bir de haccın manevî yanı var!.. Hiç olmazsa, çok kısa bir süre de olsa; sanki kefen giyer gibi, dünyadan soyunarak ihramları giyip; madde dünyasından ve onun tüm geçici değerlerinden arınıp; sonsuzluğun tarifi mümkün olmayan ÜSTMADDE değerlerinin içine dalmak!.. Bilinç boyutunun sonsuzluğunda, benliksiz bir biçimde kulaç atmak!..

Kâ’be’de dahi Vechullahı görebilmek!..

Ve Yâr ile sohbet etmek!..

İleri gidiverdiysek affola!.. Ama sızıverdi testiden işte!..

Neyse gelelim Oruca ve Zekâta...

Oruç, insana sanki yapısındaki melekî boyutu hissettirmek için konulmuş özel bir farz!.. Büyük rahmet!.. Sen, yemeden, içmeden, seks yapmadan, ve seks düşünmeden, başkalarının hakkında kötü düşünmeden, kötü konuşmadan da durabilen; ve böyle yaşayabilen bir meleksin idrâkını hissettirmek için konmuş bir farz!.. Senede, 365 gün içinde sadece 29 gün!.. Sana bu beden olmadığını, bir bilinç varlık, düşünsel varlık olduğunu, melekî boyuta ait bir varlık olduğunu farkettirmek için konulmuş bir farz!..

Ve zekât!.. Anladıysan, her zerrede, her birimde varolanın gerçekte sadece "O" olduğunu, paylaş onlarla hiç olmazsa varlığının kırkta birini; diyen anlayış.

İşte en basitiyle İslâm.

İslâm`ın temel esaslarını ve bu temel esasların hangi sırlara dayandığını detaylı bir şekilde öğrenmek isteyenler "TEMEL ESASLAR" kitabımızı okusunlar...

"Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz"!.

Buyuran Efendimiz Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bildirdiği Kur`ân-ın bize en öz manâda anlatmak istedikleri ve bizden taleb ettikleri.

Şayet bunları anlıyabildiysek.

Şimdide önce "GÜNAH"ı anlıyalım sonra da "İstiğfar"ın ne olduğunu ve nasıl bir düşünceyle yapılması gerekliliğini.

"Dağlar gibi kuşatmış, benlik günâhı seni
Günâhını bilmeden, gufrânı arzularsın"

Ve işte bundan sonradır ki. Artık KUR`AN-I KERİM`e "EL SÜREBİLİRİZ"; ve ZİKRE, DUAYA başlıyabiliriz.

Buyurun...

*  *  *