Gavsiye Açıklaması

Ahmed Hulûsi

"HAYRET" HÂLİ

"Yâ Gavs-ı Â`zâm, kıyâmet gününde, indimde mahlûkâtın en sevgilisi sağır, dilsiz, kör, hayrette olan ve ağlayandır!.. Kabirde de bu böyledir!.."

Tamamiyle mecâzî işaretlerden oluşan bir beyân...

"Kıyâmet gününde". Her şeyin içyüzünün, gerçeğinin ortaya çıktığı anda!..

"yevm" hem "gün" anlamında kullanılır, hem de "an" anlamında kullanılır. Burada istikbâle dönük belirli bir kıyâmet günü anlaşılabileceği gibi, herşeyin içyüzünün ortaya çıkıp âşikâr olduğu, hakikatının anlaşıldığı "an" diye anlamak da mümkündür. Hatta denilebilir ki, burada esas vurgulanmak istenilen mânâ bu ikincisidir.

Kıyâmetten murad olarak "içyüzlerin, gerçeklerin ortaya çıktığı an" kavramını anlarsak, gerisini de şu şekilde yorumlamamız son derece kolay olacaktır:

"Halkolmuşların en sevgilisi." Zâtımda, ehadiyyetimde yaşarken kendi sonsuz mânâlarımı seyretmeyi murad ettiğim için esmâ mertebesine tenezzülüm dolayısıyla var kıldığım birimlerin en sevgilisi yani beni izhar istidadına sahip olanı.

"Sağır";

varlıkların birimselliğinden, izâfî benliklerinden, vehminden doğan benliklerinden yükselen sesleri duymayan.

"Dilsiz";

vehmî, izâfî gerçekte varolmayan benliğinden sözetmeyen. kesret halinde konuşmayan. yokun kavgasını yapmayan!..

"Hayrette olan";

O güne kadar var sandığı varlıkların gerçekte bir varlıkları olmadığını görmek sûretiyle hayrette kalan.

Burada hemen Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’ın şu duasını hatırlayalım:

"Allah’ım, hayretimi arttır!.."

Tasavvufta hayret makamı vardır. Bu makama gelen kişi, günbegün perdelerinin kalkmasıyla hayretten hayrete düşer. Çünkü, o güne kadar çeşitli şartlanmaların tesiri altında, yanlış bilgiler sonucu, olmayan şeyleri var sanarak yaşarken; işin hakikatına yönelme sonucu, eşyanın hakikatını görmeye başlayınca büyük hayretlere düşer. Hayretin sebebi her şeyin hakikatı olan Allah`ın esmâsını seyrin neticesidir.

"Ağlayandır"...

Öyle gerçekleri müşâhede eder ki bu seyir sırasında elinde olmadan ağlama hâli zuhur eder kişiden.

İşin olabildiğince hakikatını, Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin bu "Risâle-i Gavsiye" isimli eserine dayanarak açıklama yapmamıza rağmen, gene de bir yerde durmak mecburiyetinde olduğumuz öyle gerçekler vardır ki, bunları yazamıyoruz.

İşte bu gerçekleri gören-bilen velî ağlar!.. Elde olmaksızın ağlar. o gerçekler ağlatır insanı.

"Eğer, siz benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız!.."

Bu hadîs-i Rasûlullâh, işte yukarıda anlatamadığımız gerçeğe işaret etmektedir. Ki ehli bunu elbette bilir.

"Kabirde de bu böyledir"...

Ölümü tadmış bulunan birimin bedeninin içine defnedildiği toprak çukura kâbir dendiği gibi; ölmeden evvel ölmüş kişinin bedenine dahi "kabir" denilir. Hattâ ehli arasında, hakikatı yaşayan kişilere, "kabrini sırtında taşıyan" denmesi dahi meşhurdur.

Yâni bu ifadesiyle, hakikatın yaşanmasının, dünyada, bir bedenle yaşanırken gerçekleşmekte olduğuna işaret çekilmektedir.insan, bu dünya hayatı içindeyken, hüküm ve takdiri ilâhî sonucu belirli çalışmalar yaparak, ölmeden evvel ölecek, bu şekilde "uyanacak", hakikatı ve Hakkı görecek ve ondan sonra da bedeninin ömrü kadar, kabrini sırtında taşıyarak hakikatın gereğini yaşayacak.

"Sağır, dilsiz, kör, hayrette olan" tanımlamasını tasavvuf ıstılahıyla şöyle de anlatmak mümkündür;

"Allah`ı bilenin dili tutulur" hükmünce, gözündeki perdesi kalkarak, Zât-ı ilâhîyi müşahede eden sağır olur, izâfî varlıklardan yükselen sözleri ve hükümleri işitmez olur; hakikatı açıklıyamayacağı için, dili konuşmaz olur, bilir ki hakkında konuşacağı varlık O`dur!.. Her an O`nun yeni yeni şânlarını seyretmekten hayrette olur. Ki dünyada da âhirette de böyledir.

&

"-Ya Gavs-ı Â`zâm, beni gören sualden müstağni olur her hâlinde; görmeyen ise faydalanamaz sualden, o da işin kâliyle perdelenmiştir!.."

Ayn-el yakîn hâline geçip, direkt olarak Hak`kı müşâhede eden her şeyin hakikatını ve dolayısıyla sırrını çözer. Böyle olunca da sualleri biter. Çünki bütün suallerin gerçek TEK cevabına ermiştir

Ne, neden, niçin, nasıl, hangi hikmete dayalı olup bitmektedir, bunların hepsinin de cevabını alır. Çünki o, ana müsebbibi açık seçik görmekte, neyin ne sebeble oluştuğu sistemine vâkıf olmaktadır. Buna karşılık;

Hak`kı görmekten perdeli olan ise, dalgalı bir denizde, kalasa tutunup da dalgaların arasında bir oraya bir buraya savrulan kimse gibi, cevabı olmayan sayısız sorular arasında bocalar durur.

"Kâl", yani lâflamakla vakit geçiren kişinin, sistemli ve derin düşünceyle çözülebilecek gerçeklere ermesi imkânsızdır.

*   *   *