Gavsiye Açıklaması

Ahmed Hulûsi

FAKR`IN ASLI

"Ve daha dedi ki:

-Fakrı ve yoksulluğu insanı taşıyıcı kıldım!.. Kim ona yoldaş olursa, menziline ulaşır; sahralarda vâdilerde dolaşmadan!.."

"Fakr hâlini ve yoksulluğu insanı taşıyıcı kıldım". diyor.

Nereye taşıyor?..

Hakikatına!..

Bir insanın hakikatına eren yolda eğer yoldaşı "fakr" olursa, elbette ki o hedefine ulaşır.

Ne zaman ki insan, kendi varlığını; varlığının Hak`ka ait olduğunu; "insan"ın tüm varlığının sadece ve sadece bir isimden ibaret olduğunu; o ismin müsemmâsının Allah`ın isim ve sıfatlarıyla kâim olduğunu idrâk ederse, yakîn ile bilir ki Allah`tan gayrı vücûd sahibi mevcut değildir!.. Bu durumda, sahralarda vadilerde dolaşmadan, yâni sonu gelmez boş hayâllerde, vehim ürünü fikirlerle vakit kaybetmeden hedefine ulaşmış olur!..

Şâyet bir kişi, içinde yaşanılan madde âlemini ve içindekileri görerek, gerçekten var sanırsa, kendisini var sanırsa, sonra bir gün herhangi bir şekilde yok olduktan sonra Allah`ın Bakî kalacağını vehmederse, bu tamamen boş bir hayâl ve aldanıştır!..

Çünkü zaten “madde âlemi” beş duyunun var gösterdiği bir âlemdir. Özüne doğru boyutsal bir yolculuğa çıkılırsa, bu algılanan âlemlerin "yok" olduğu, "yok"tan varolmuş bir hayâl olduğu gerçeği apaçık ortaya çıkar!..

İşte böyle olunca, insanın da, bu âlemin içinde yer alan bir ferd olarak gerçekte yok olduğu kolaylıkla görülür.

Ama gerek insanın ve gerekse âlemlerin yokluğuna karşın, ortada hangi isim ve resimle olursa olsun bir varlık vardır. Her an yeni bir şan alan, buna karşılık her türlü kayıtla kayıtlanmaktan münezzeh bir varlık...İşte O, Hak`tır!..

"Yok"u yok etmek muhaldir!..

Yoktan varolmuş şeyler de zaten yok hükmündedir; ve onları da yok etmeye çalışmak abesle iştigaldir.

Öyle ise biz, "yok" olduğunu idrâk ettiğimiz varlıkları "yok etmeye" uğraşmakla vakit harcıyorsak, yazık ediyoruz kendimize!..

Gördüklerimizi yok etmeye uğraşmak yerine, gördüğümüzün hakikatını idrâk etmek en kestirme yoldur!..

Hadîs:

"Rabbim bana eşyanın hakikatını göster!..

İşte, şayet Allah bir kuluna kendine vâsıl olmayı kolaylaştırmış ise, demek; o kişinin kendisinin gerçekte varolmadığını idrâk edecek istidat ve kâbiliyette yaratılmış olması demektir.

Allah`ın, kendi isimlerinin mânâlarını seyretmeyi dilemesiyle, kendisinin ve tüm mevcûdat diye bildiğinin meydana geldiğini anladığı zaman, kişi otomatik olarak "FAKR" hâline düşer. Bu fakr hâli ise tasavvufta fenâfillah diye bilinen hâldir.

Yokluğa yani "fakr"e erende eğer "bakî" olanın yaşamı baş gösterir ise; gören göz, işiten kulak olarak açığa çıkarsa, yâni kısacası “ALLAH Adıyla İşaret Edilen”, Bâkî olduğunu ortaya koyarsa, o zaman da bu hâle "Bakâbillah" denilir. Evliyaullah`ın yüksek mertebelilerinde zahir olan bir mertebedir bu.

Seyreden, seyredilen ve seyir hep Allah`tır!..

&

-"Yâ Gavs-ı Â`zâm. Muhabbet, seven ile sevilen arasında perdedir!..

Seven, sevilende yok olduğu zaman, yani seven sevilenle var olduğunda, vüsûl hâsıl olur."

Allah`a karşı olan muhabbet, aşk, sevgi denen hâllerin tamamı Cenâb-ı Hakk`ın nurdan perdelerinden bir perdedir!..

Fiiller âlemine ait her şey, görüldüğü sürece nârdan perdeleri; esmâ âlemine ait her mânâ da nurdan perdeleri meydana getirir!..

"Muhabbet, bir birimden, diğer bir şeye olur."

Bu sebeple de, Allah`a olan muhabbet dahi özünde "ikilik" anlamı taşıdığı için "şirki hafî" yani gizli şirk ihtiva eder. Ki bu da elbette perdelilik yani gerçeği görememe hâlini ortaya koyar.

Bu yüzden, sevgi, sevenle sevilen arasında hicap (perde) dir denmiştir.

Ne zaman bu perde kalkar?..

Sevgi ne kadar artarsa, seven o derece sevilenle ilgilenmeye başlar. nihâyet sevgi o dereceye ulaşır ki, sevdiğinden başka bir şey düşünemez olur. Âdeta deli divâne olur!..

İşte bu yakıcı duyguların etkisiyle, sevdiğini âzamî ölçülerde tanımaya ve bundan sonra da ona ulaşmaya çalışır. Ancak sevilen Allah olunca ve o iyi bir şekilde tanınınca, idrâk eder ki, varlığının her zerresinde ve tüm "BEN"liğinde mevcut olan Allah`tır!..

İşte bu tespit ile birlikte artık demeye başlar;

"Ben yokum ancak O var!.. Ben bir gölgeden, bir hayâlden, vehim ile var sanılan bir zandan ibaretim; gerçekte var olan sadece Allah`tır"!..

Böylece o kişi ortadan kalkınca, "ikilik" mevhumu ve mefhumu da ortadan kalkmış olur. dolayısıyla perde de!..

Bundan sonra yaşanır ki, "gören gözdür, işiten kulak; tutan eldir, yürüyen ayak!.." Bakî olan Allah`tır!..

&

"- Yâ Gavs-ı Â`zâm. İnsan, ölümden sonra ne olacağını bilseydi, dünya hayatını sürdürmeyi temennî etmez; her an, beni öldür, diye yalvarırdı!.."

Yukarıdaki beyânda geçen, "ölümden sonra" ifadesindeki "ölüm" kelimesiyle, bildiğimiz fizik ölüme işaret edilmiyor.

Burada bahsedilen "ölüm", bir hadîs-i şerîfte anlatılan ve "ölmeden önce ölün" şeklinde günümüze kadar gelmiş olan ölüm şeklidir.

Bir fizik ölüm vardır, maddî mânâda. Maddî bedenin kullanım dışı kalmasıyla birlikte, bilincin (şuur)un ruh bedenle yaşamına devam etmesi hâlidir.

Bir de mânevî ölüm vardır.

"Ölmeden önce öl!.." hadîs-i şerîfi bu ölüm türünden bahsettiği gibi, şu hadîs-i şerîf dahi gene bu ölümden bahseder:

"İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar!.."

Eğer insan, "ölmeden" yani fizik bedenini yitirmeden evvel, benliğinin gerçekte yok oluşunu idrâk sûretiyle "ölür" ise, bundan sonraki yaşamı izah etmek mümkün değildir!.

Bu sebebledir ki, insan, mânevî anlamda yani şuur boyutunda ölmek, daha doğrusu ölümü tadmak sûretiyle, uykudan uyanırsa, yakîne erer!.. Çokluk kabulünün getirdiği türlü sıkıntı ve azâblar onun için son bulur. Beşeriyet isminin ardındaki hakiki "VECH"i seyre başlar.

"NE YANA DÖNERSEN ALLAH`IN VECHİNİ GÖRÜRSÜN"

âyeti onun için açıklığa kavuşmuş olur!..

İşte bu şekilde olacakları bilse insan, elbette her an "beni öldür" diye yalvarır durur.

Demek oluyorki, burada bahsedilen "ölüm" fizik mânâda, intihar anlamında bir ölüm değil; şuur, bilinç boyutunda, var sanılan vehmî benliğin ortadan kalkması sûretiyle "uyanıklığı" temin edecek olan mânevî "ölümü tadış"tır!..

*   *   *