Din`in Temel Gerçekleri

Ahmed Hulûsi

PEYGAMBER Mİ (!?)

Kur’ân-ı Kerîmi anlamak istiyor muyuz?...

Kur’ân-ı Kerîmi doğru anlamak ve değerlendirebilmek istiyorsak, öncelikle Orada kullanılan kelimeleri olduğu gibi almak ve ilgili yerlerde oradaki orijinal kelimeleri kullanmak mecburiyetindeyiz.

Kur’ân tefsir veya meâllerini okurken, öncelikle şuna dikkat ediniz lûtfen... Eğer bir Kur’ân meâlinde “Allah” kelimesinin geçtiği yerde “TANRI” kelimesi kullanılmışsa; “Rasûl” veya “nebi” kelimesi orijinalinde mevcutken bupeygamberdiye tercüme edilmişse; kesinlikle biliniz ki, bu meâl sizi Kur’ân da işaret edilen hakikatlara ve sırlara erdirecek bir çeviri değildir!...

Böyle bir meâl ile asla, Hz. Muhammed Mustafa aleyhisselamın bizlere verdiği mesajı anlamamız mümkün olmayacaktır... O çeviriyi yapan, O kitaptan daha bir şey anlamamıştır ki, bize çevirisinden hayır gelsin!.

Çeşitli yayınlarımızda “Tanrı” kelimesinin anlamının, “Allah” kelimesinin işaret ettiği anlam ile hiç bir ilgisi olmadığını; bu “tanrı” kelimesinin insanlaragöktanrıdinini çağrıştırdığını açıklamaya çalışmıştık...

Bu gün de “PEYGAMBER” kelimesini Kur’ân çevirilerinde kullanmanın yanlışlığına dikkati çekmek istiyorum...

Bilmeliyiz ki, Kur’ânda kullanılan her kelime, çok özel bir seçimle ve çok kapsamlı ve derinlikli anlamlar ihtiva etmesi dolayısıyla kullanılmıştır...

“Peygamber” kelimesi İranlıların konuştuğu Farsça kökenli bir kelimedir; Perslerin “tanrı” anlayışıyla beraber kullanageldikleri çok eski bir kelimedir... Bu kelime Farsçada, Kur’ânda geçen hem “nebi” hem de “rasûl” kelimeleri yerine kullanılmaktadır. Dilimizde de böyle kullanılmaktadır.

“Tanrının elçisi” = “peygamber” anlamında olarak kullanılan bir kelimedir bu kelime..

Uzaydaki bir Tanrı’nın ya da Tanrısal gücün elçisi = postacısı anlamına “peygamber”!!!...

Oysa...

“Allah” ismiyle işaret edilen, algılayabildiğimiz ya da algılayamadığımız her birimin varlığını, orijinini oluşturuyor esma ve sıfatlarıyla; Zâtına sınır getirmek de muhal!...

Bu demektir ki...

Kim “Allah”a ermişse, afaktan=dıştan değil; varlığından, özünden, derûnundan, hakikatından ermiş; bilmiştir ki, ismiyle işaret edilen varlığı ismi-resmi bir hayâl; varlığı “yok”tan ibarettir; yalnızca var olan “Allah” adıyla işaret edilendir!.

Öyle ise, anlamamız gerekir ki, “Allah” ismiyle işaret edilen, tüm boyutlarda esmâ ve sıfatlarıyla açığa çıkan; yanısıra da bunlardan münezzeh ve “Ganî” olan, olarak “nebi”, “rasûl” ve “veli”nin hakikatıdır...

Bu isimlerle vasıflarına işaret edilenler de, kendi varlıklarında, boyutsal olarak eriştikleri mertebenin hakikatını dillendirmektedirler. Yani bunlar, ötedekinin postacısı değil; hakikatlarındakinin dilleridir!.

Gerek “nebi” ve gerekse “rasûl”, “Allah” adıyla işaret edilenin esmâsından “El VELΔ isminin zuhuru olan “velâyet” kemâlâtının mazharı olarak bu mertebeye kavuşmuşlardır.

Dünya yaşamında “nübüvvet” ve “risâlet” işlevini yerine getiren bu zevât, bu kemalâtlarını “VELΔ isminin manasından alırlar ve ölümötesi âhıret yaşamlarında da “Velâyet” kapsamında olan “risâlet” mertebesiyle yaşamlarına devam ederler...

“Allah” adıyla işaret edilenin “Nebi” ismi yoktur; buna karşılıkEl Velîismi Bâkidir!.

“Nübüvvet” dünya yaşamı için geçerli olan bir işlevdir.

“Risâlet” hem dünya hem ölümötesi yaşam için geçerli olan bir işlevdir.

Her “nebi”, her “rasûl” ve her “velî” varlığını “velâyet” hakikatından alır..

Her “nebi” zâhiri itibariyle “nebi”, bâtını itibariyle “velî”dir.

Geçmişteki her “Rasûl”, zâhiri itibariyle “nebi” olabilir veya olmayabilir; bâtını itibariyle “veli”dir.

Her “velî” varlığını ve kemalâtını “velâyet”inden alır...

“Nübüvvet” görevi dünya yaşamıyla ilgili bir görevdir ve “nebi”nin âhıret yaşamına intikâliyle son bulur... Esasen “nübüvvet”,hatemin nebiolan Muhammed Mustafa ile son bulmuştur; ondan sonra kıyâmete kadar başka “nebi” gelmez.

“Nebi”lerin bazıları aynı zamanda “Rasûl”dür... “Risalet” işlevi olan “Rasül”lük ise kıyamete kadar geçerli bir görevdir.

“Nebi”lik geçicidir; “Rasûl”lük ise asâletendir ve dünyadan ayrılmakla son bulmaz, zira kendini tanımanın sonu yoktur ve dolayısıyla bu işlev sonsuz devam eder “rasûl”ler için... Bu yüzdendir ki bizler, İslâm Dinini kabul ve tasdik anlamında ifade ettiğimiz “kelime-i Şehadet”te Hazreti Muhammed aleyhisselamın “Rasûl” oluşuna şehadet ederiz; ki bu onun sonsuz işleviyle ilgilidir. Bu yüzden “Abduhu”dan sonra “Nebiyyihu” değil,Rasûluhuderiz..

“Risâlet” ve “nübüvvet”, “velâyet”in içindeki üst sınıftır... Tıpkı “askeriye” genel tanımı içinde “generaller” sınıfı gibi...

“Nübüvvet”, içinde yaşanılan topluma, onlara âhıret saâdetini kazandıracak olan yaşam şartlarını bildirmek ve o insanları bu şartlara göre yaşamaya davet etmek işlevidir.

“Risâlet”, içinde yaşanılan topluma, kendi hakikatlarını bildirmek ve bunun gereğini yaşayabilmeleri için gerekli olan çalışmaları ve yaşam biçimini tebliğ ederek, onlara bu yolda yol göstermektir.

“Ulül-âzm” ise hem “nübüvvet” hem de “risâlet” işlevini deruhte eden Zâtlara verilen isimdir.

“Velâyet”, Hakikatını bilmek ve gereğini yaşamaktır.

Toplumla ilgili hangi işlevler “nübüvvet” kapsamında ise, o işlevlere işaret edilirken Kur’ân-ı Kerimde, “nebi” kelimesi kullanılmıştır

Toplumla ilgili yani dışa dönük olarak, hangi işlevler “risâlet” kapsamında ise orada “rasûl” kelimesi kullanılmıştır...

Bireyin yaşamıyla ilgili olarak hangi kemalâtın yaşanmasına dikkat çekilmek istenmişse, orada da “veli” kelimesi kullanılmıştır.

Yani “velâyet” hakikatına dayalı bir şekilde, dışa dönük görev alan yüksek kemalât sahibi zevâtın bu durumuna “nübüvvet” ve “risâlet” adları verilerek, onlar, genel olarak içe yani kendilerine dönük kemalâtı yaşayan “veli”lerden ayrı bir sınıfta anlatılmışlardır.

Eğer bu tanımlamalar istikâmetinde yeniden okunursa ilgili âyetler, çok daha değişik boyutlarda manalar karşımıza çıkar...

Öte yandan...

Bir diğer tanımlama ile, şeriat getiren “veli”lere “nebi”; şeriat getirmeyip, insanları hakikatlarının gereğini yaşamaya davet edenlere “rasûl”, böyle bir davet görevi almamışlara da “veli” denilmiştir...

“Velayet” babadan oğula geçen saltanat değil; kişinin Hakikatı olan “Allah” adıyla işaret edileni yaşamasının sonucudur.

“Velâyet” kemalatının dayandığı hakikatın, bir “nebi” veya “rasûl”de tenezzülât hükmüyle açığa çıkan ilmine “vahiy”, velayet kemâlatının uruç hükmüyle bir “veli”de açığa çıkışına da “ilham” denilir.

“Peygamber” kelimesi kullanıldığında bütün bu işaret ettiğimiz gerçekler örtüldüğü gibi; bunların sonucu olan pek çok sırlar daha ehlinden saklanmış olmaktadır...

Kur’ân-ı Kerimin Türkçesiyle ibadet olmaz!.

Kur’ân-ı Kerimin Türkçeye çevirisi olmaz!.

Kur’ân-ı Kerim anlaşılmak ve gereği yaşanmak için geldiği için de herkes anladığı kadarıyla, “Benim anlayabildiğim kadarıyla Kur’an” başlığı altında anladıklarını açıklar.... Buna kim ne isim verirse versin...

“Tanrı”lar “ulu” olabilir...

“Allah” ise “ekber”dir!.

Bizim keşfimizin bildirdiği hakikat budur... Gerçeğini Allah bilir!.

Ves Selâm...

*  *  *