Gavsiye Açıklaması

Ahmed Hulûsi

FAKR HAKKINDA - MEŞREB

".. Ve bana dedi ki:

-Ya Gavs-ı Â`zâm. FAKR ateşiyle yanan ve ihtiyaç ateşiyle münkesir birini görürsen yaklaş ona; şüphesiz ki benimle onun arasında perde yoktur!.."

FAKR ateşiyle yanan, yâni, "yok"luğunun idrâkı ve hissiyatı içinde olup, yakîne ermiş bir kişiyi görürsen, yaklaş ona!..

Çünkü, orada beni bulursun!..

Çünkü, o "yok"luğa ermiş kişinin varlığı benimle kâimdir. Benimle görür, benimle işitir, benimle yürür.

Elinde, dilinde beni bulursun!..

Ve sakın sanma ki, orada o kişi var da içi yok olmuş, onun içinde ben varım!.. Bu muhaldir! Hulûl yani başka bir varlığın içine girme diye bir şey asla sözkonusu değildir!.. Ayrıca iki ayrı varlığın birleşmesi yani ittihad da değildir bu!..

Allah`ın varlığı dışında ikinci bir varlık mevcut değildir ki, Onun içine girme veya onunla birleşmeden bahsedilsin.

Hilmi diye biri gerçekte hiç bir zaman varolmamıştır!.. Kendini "Hilmi" sanması, Özünden mahrum ve perdeli olmasından ileri gelir!..

Kendini var sanan, karşısındakilerin de var olduğunu sanarak yaşar ve basiretindeki bu perdeden kurtulamaz ise, ölümötesi yaşamda asla bu perdelilikten kurtulamaz. Perdeli olan suçlar!.. Perdesiz olan ise o fiilin hakiki fâilini seyrederek, O`na dil uzatmaz, gönül koymaz!..

İşte "yok"luğa eren fakîr, perdelilikten kurtulmuştur. Allah`la arasındaki bütün perdeler kalkmış ve gözünde gören, dilinde söyleyen hep O olmuştur.

Şayet böyle birini bulursan hiç durma yaklaş O`na!.. Çünkü bu Allah’a yaklaşmandır!..

Bir de sanma ki, O, fakre ermeden evvel vardı da bu yüzden Allah`dan ayrı idi!.. Hâşâ!.. Gene varlığının tümünde mevcut olan Allah`dı!

Ne çare ki, kendini ortaya çıkarmayı murad etmiyordu.

Ne diyor fahri âlem Muhammed Mustafa Aleyhisselâtu ves selâm:

"FAKR iftiharımdır!.."

Yâni bu demektir ki, "yok"luğum ile iftihar ederim, zîra varlığım da mevcut olan Allah`tır!.. Vehim fitnesinden kurtulmuş, kendimi Hak`tan ayrı bir varlık olarak zannetmekten arınmış, Özümde var olan Allah`ı görmüş, böylece "ben"lik belâsından kurtulmuşum!.. Emâneti sahibine teslim etmiş, izâfi (göresel) benliğin gerçekte hiç bir zaman varolmamış olduğunu idrak etmişim ki işte bu iftiharımdır!..

Nitekim, bir Hadîsi kudsîde şöyle denmektedir:

"Aç kaldım, beni doyurmadın; hasta oldum, beni ziyaret etmedin!.."

Buradaki işaret, sûretin, ismin ardında mevcut olan Gerçek ve Mutlak Zât`adır!..

Çünkü, hor hakîr gördüğün, aşağıladığın, suçladığın isimlerin ardındaki fâil-i hakiki O`dur ve esmâ-i ilâhî O`nundur!..

Ve sen, bu perdeliliğinden dolayı af dileyip tövbe etmedikçe, ettiğine pişman olup, gerçeğin hakkını edâ etmedikçe perdelilikten asla kurtulamaz; bu hâlinle ölümötesi yaşama geçersen, ebediyyen âmâ olarak kalırsın!

Evet, Hazreti Rasûlullah`ın burada bahsetmiş olduğu FAKR yani tam olarak "yok"luğunu hissedip yaşama hâli ancak kendi vârisi olan son derece yüksek mertebeli evliyaullahtan bir-ikisine nasip olur. Ki bu zâtlara "Muhammedî Meşreb" denilir.

Bir de "İsevî meşreb" ve "Musevî meşreb" denilen zevât vardır bu evliyaullah arasında.

"İsevî meşreb" olanlarda teşbih hâli, müşahedesi ağır basar. Zâhir ismi ilâhîsi müşahedelerinde ağırlıklı olduğu için, gördükleri her nesnede önce Allah`ı tesbit ederler.

"Musevî meşreb" olanlar ise tenzih ağırlıklı müşahede hâlindedirler.

"Bâtın" ismi varoluşlarında ağırlıklı olduğu için, Hak’kı her şeyin bâtınında, özünde müşahede ederler ki, bu "neyi görsek, özünde Hak`kı müşahede ederiz" cümlelerine yol açar. Elbette ki bu görüşte "Tenzih" esası ağırlık kazanır.

Velilerin hepsi de belli bir kemâlâta erdikten sonra ya "Museviyyül meşreb" ya da "İseviyyül meşreb" olarak iki meşrebten birinde yerini alır.

Ancak, İnsân-ı Kâmil, Gavsı zaman olan Gavs-ı Â’zâm, gibi "vârisi Muhammedî" olan zevâtı kirâm bu görev öncesinde, "muhammedî meşreb" olarak "tenzih ve teşbihi" görüşlerinde cem ederler.

Bunların dışında, fakr hâlindekilerin hepsinde de ya tenzih ya da teşbih ağırlıklı görüş hâkimdir. Ve bunların cümlesi de Hak`tır!..

Fakr tamam olduğunda o mahalde seyredilen, görülen, konuşulan artık kişi değil, Hak`tır; esmâ-i ilâhi’dir!..

Bu sebeple fakr hâlinde olduğu idrâk edilen birisine rastlanırsa, ona olabildiğince yakın olmak gerekir. Allah`ı daha iyi tanıyabilmek için. Zîra belli bir sûreti, şekli, kaydı olmayan Allah`ı tanıyabilmek, ancak O`nun bu tür kendini olabildiğince açık ettiği mahaller ile mümkündür.

&

" Ve dedi ki bana:

Yemek yeme ve içme ve uyuma, İNDİMDEKİ yerinde kalben ve basîretinle hazır olmadıkça!.."

"İndimdeki yerinde" ifadesi kişinin hakikatına yönelmesi ve onun gereğini yaşaması için çok önemli bir uyarıdır.

Demektir ki bu, hakikatının gereğini yaşamaksızın yaptığın en sıradan işler bile senin için bir eksikliktir!..

Bir insanın hiç bir önem vermeden günlük hayatta en doğal olarak yaptığı işler, yemek, içmek, uyumak gibi bedenî fonksiyonlardır. Oysa yukarıdaki uyarıda bunların dahi "uyanıklık" içinde yapılmasının şart olduğuna işaret edilmektedir.

Her an her yaptığın işte, kendini bir beden, bir birim, bir beşer olarak kabul etmeyi terkedip, varlığındaki Hak`kın kuvvet, kudret ve iradesiyle senden bunların çıktığını müşahede etmek zorundasın. eğer, gerçeği gören perdesizlerden olmak istiyorsan!..

&

" Ve daha dedi ki:

Yâ Gavs-ı Â`zâm, benden, seferi bâtını yapmamakla uzak olursa bir kişi, onu sefer-i bâtın ile mübtelâ kılarım."

"Sefer-i Bâtın" tasavvufta "seyr-i enfüsî" denilen özünün, aslının, orijininin ne olduğunu bilme çalışmalarıyla hakikatını tanımaktır.

Eğer bir kişi, kendi "BEN" liğinin hakikatını aslını araştırma çalışmaları yapmazsa, bu eksikliği sonucu olarak hiç bir şeyin hakikatını anlayamaz. Bu yüzden de hep içyüzü aramakla, neden, niçin, nasılla bâtıni sebebler arayışıyla ömrünü tamamlar....

Ancak, "seyr-i enfüsî"yi tamamlayıp, "BEN" liğinin hakikatını idrâk etmiş olanlar, her şey aynı Tek ÖZ`den meydana geldiği için, tüm varlığı tanırlar ve sualleri de biter.

*   *   *