Hazreti Ebubekr Es Sıddık

Ahmed Hulûsi

ÛKAZ`DA

Hazreti Muhammed aleyhisselamın rasûllük görevini almasının birkaç yıl öncesindeyiz şimdi...

Ukaz panayırı, her yıl olduğu gibi, gene kurulmuş Mekke yakınındaki Mecennet Vadisi`ne...

Oldukça büyük bir kalabalık toplanmış...

Bir yandan Yemen`den gelen tüccarlar mallarını satmaya uğraşırken; diğer yandan Dairan`lı tacirler develerine Tâif`in kuru üzümünü yüklemekle meşgul...

Panayırın bir çok köşesi ise o devrin en meşhur şairleriyle dolu.. Hepsi de kendi şiirlerini halka beğendirme arzusuyla dolu... Zira hangileri en çok beğeni kazanırsa, dereceye girerse, onların şiirleri Ka`be duvarına asılacak...

Halkın bir kısmı alışverişte; bir kısmı da eğlenti yerleri civarında kendilerine hoş bir eğlence aramada...

Bakın!. Efendimiz, Muhammed Mustafa ile en yakın arakadaşı Ebu Bekr`de gelmişler, kolkola dolaşıyorlar... Aralarında birşeyler konuşuyorlar..

Ebu Bekr, Efendimiz`den iki sene sonra dünyaya gelmiş...

Teym Oğulları namıyla bilinen sülaleden gelmektedir Ebu Bekr... Aynı zamanda yedinci göbekteki dedesi olan Ka`b oğlu Mürre, Efendimizin de yedinci göbekte dedesi olmaktadır...

Böylece, gerçekte bu iki yakın dost, aynı sülaleden gelmenin genetiğine de sahip olmaktalar...

Ebu Bekr, yumuşak, fevkalade güzel ahlaklı, anlayışlı, hoşgörüsü geniş bir insan...

Yardımsever, cömert ve bol ziyafet veren bir insan olduğu için de bütün Mekke halkı tarafından çok sevilmektedir... Ne zaman Ka`be yanına gelse, hemen etrafı halk tarafından çevrilir; beraberce oradaki kendisine ayrılmış odaya gidilir ve orada koyu bir sohpete dalınır...

Medine civarında, Bahreyn`de ve Hayber`de geniş arazileri olan ve ticaret kervanları bulunan Ebu Bekr`in, bu yüzden pek çok tanıdığı mevcuttu.. Dışardan gelen birçok insan öncelikle O`nu arar, O`na akıl danışır; O`nunla sorunlarını çözmeye çalışırdı..

Kısa bir süre önce yolda Efendimizle karşılaşan Ebu Bekr, O`na şu soruyu sormuştu...

-Ey emin kardeş, niçin diğer Kureyş halkı gibi değilsin?... Putlara secde etmez, heykellere hürmet göstermezsin..?

Efendimiz ona şu cevabı verdi:

-Ya Eba Bekr, bu insanların odundan, taştan, madenden yaptıkları putlara neden ve nasıl tapındıklarını bir türlü aklım kavrayamıyor!.. Onların kendilerine bir yararı yok, ki insanlara fayda sağlasınlar!... Hepsi de hiç bir işe yaramayan nesneler.. Halbuki bütün bunların ötesinde bizi ve herşeyi varkılan bir mutlak varlık olması gerekmez mi?

-Haklısın emin dostum!... Benim de aklımdan öyle geçiyor... Fakat bilemiyorum ki bu nasıl bir din olabilir..! Keza ben de, senin gibi düşündüğüm içindir ki, kendimi bildim bileli putlara secde etmem... Elbette Yaratıcının indinde bir din olmalı... Ama bu dini bize kim gösterecek?.. Bizi bu doğru yola kim sevkedecek?..

İşte şimdi de, gene böyle bir mevzuyu konuşuyor olmalılar o köşede... Zira bu mevzu üzerindeki merakları, araştırmaları gün geçtikçe artmakta...

Bakın, başlarını sağa çevirdiler... Hani şu kızıl deveye binmiş, beyaz sakallı, nur yüzlü yaşlı hatibin olduğu tarafa... Epeyce de kalabalık toplanmış hatibin etrafına...

Ne varki buradan da pekbir şey anlaşılmıyor yaşlı hatibin sözlerinden...

Efendimiz bir şeyler soruyor Hazreti Ebu Bekr`e:

-Kim bu yaşlı adam, Ya Eba Bekr?

-Saide oğlu Kuss derler adına... Çöller vaizi... Iyad Kabilesinin ulusu... Meşhur şair ve hekim...

Onlar da, yaşlı hatibin yanına doğru yürümeğe başladılar...

Saide oğlu Kuss, yakın bir gelecekte ahir zaman peygamberinin örtüsünün kaldırılıp, ortaya çıkartılacağından sözederek halka bu konuda müjde veriyor:

-...Ey insanlar!.. Dinleyiniz ve anlamaya çalışınız!.. Anladıktan sonra da uyanınız!..

Ne görüyoruz?. İnsanlardan gelen kalmıyor; giden de dönmüyor!..

Acaba niçin gittikten sonra geri dönmüyorlar?

Gittikleri yerden hoşlanıp da orada mı kalıyorlar?

Yoksa yattıkları yerden kalkmak mı istemiyorlar?

Yoksa onları uyandıracak biri mi yok?

Yoksa var da, daha vakti mi gelmedi?

Ey ölüsünün ardından ağlıyan kişi!...

Ölüler mezarlarında yatıyorlar!. Üstlerinde götürebildikleri yalnızca bir kefen parçası var!..

Onları kendi hâline bırak!. Çünkü, bir gün var!. O gün bütün ölüler ve diriler, dalgın dalgın uyuyan kimselerin uyandırıldıkları gibi, uyandırılacak, çağırılacaklardır!. Onlar da başka bir halde, bu çağırılışa icabet edeceklerdir.

Evvelce onlar yoktan nasıl var edildilerse, yaradıldılarsa, gene öylece yaradılacaklardır!.

Yemin ederim ki, Yaradan`nın indince bir Din vardır ki, bu, şimdi üzerinizde bulunduğunuz inanıştan daha sevgilidir.

Yaradan`nın gelecek olan bir elçisi vardır ki, gelmesi çok yakınlaştı..

Gölgesi başımızın üstüne geldi...

O`na iman edenlere ne mutlu!..

O`na iman etmeyenlere ne yazık!..

Yazık o bahtsız kişilere ki, O`na isyan ederler!. O`na muhalif olurlar!. Vay o ömürleri gaflet içerisinde geçecek olan insanlara..."

Efendimiz aleyhisselâm ile Ebu Bekr de can kulağı ile dinlemekte bu sözleri; tıpkı herkes gibi, tıpkı bizler gibi...

Yakında geleceğinden bahsettiği peygamberin, burada, bizzat kendisini dinlemekte olduğundan da haberi yok Saide Oğlu Kuss`un!.

Keza bahsedilen peygamberin kendisi olacağından da haberi yok, Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselamın!...

Gelin şimdi bir kaç sene daha yaklaşalım zamanımıza!.

Bu günlerde Efendimiz ile Ebu Bekr, pek buluşamıyorlar... Zira, Efendimiz, kendi başına Hıra Dağının yamacındaki mağaraya çekilip, içinden geldiği gibi, inanmış olduğu Tek ve Mutlak olan Alemlerin Rabbini tefekkür etmekte...

Hz. Ebu Bekr ise, bir yandan bu mevzu ile uğraşırken, diğer yandan da, ev işleri ve ticaretiyle meşgul olmakta, ticari seferler tertib etmekte... Fakat hayat hep böyle devam etmeyecek ya... Bakın ne oldu günlerden bir gün!...

*  *  *