Yenilen!

Ahmed Hulûsi

MUHTEŞEM KAYNAK

"HOLOGRAFİK EVREN" gerçekliği, bildiğiniz üzere, geçtiğimiz yüzyılın en önemli bilimsel bulgularından birisi…

Batıdan doğan bilim güneşi, insanlığı, varlığın "TEK"liğine giden yolda düşünmeye; tanrı kavramından arınıp, "Allah" ismiyle neye işaret edildiğine yönlendirirken…

Ne yazık ki doğuda…

En azametli mucize örtüldü kuru bir tarih kitabı ve fermanname anlayışıyla; ve Yeryüzünde açığa çıkmış en muhteşem bilinç ve Sonsuzluğun En Muhteşem Ruhu`na zulmedilip, "Hakikat Mertebesinin Konuşan Dili" olmak derecesinden, "postacılık-elçilik" derekesine indirildi!

Tüm varlığın hakikatini ve oluşumunu ve boyutsallığını açıklayan yeryüzünde açığa çıkmış en muhteşem bilgi kaynağı KURÂN`ı, "tanrının fermannamesi" gibi pazarlayan zihniyetin nasıl bir vebâl yüklenmiş olduğunu hayal bile edemeyiz!.

"Bırakın kabile reisliğini, bir elime ayı bir elime güneşi verseniz bile işlevimden dönmem" anlayışındaki Zât`ı ve evrensel öğretisini; dünyada insanları gütmek için kullananlar perdelerin kalktığı günde acaba ne kadar acı duyacaklar, düşünebilir misiniz?

"B" harfinin işâret ettiği sır temeline dayalı olarak insanlığa ışık tutan KURÂN isimli bilgi kaynağı, adını duyduğunuz veya duymadığınız nîce evliyaullah tarafından bâtınî (derûni) anlamlarıyla deşifre edilirken… Bir sürü insan tarafından da, gökteki tanrının yanından yeryüzüne inmiş(!) kutsal fermanname olarak kabul edilmiş; yatak odalarında süslü kılıflar içinde başuçlarına asılmıştır!.

Yüzyılımızın "Yenileyici"sinin bizlere ulaştırdığı en muhteşem bilgi yayını kapsamında, batıdan ilim güneşi doğup, "HOLOGRAFİK EVREN" gerçekliği de fark edilirken… Üzerinde oturduğumuz hazineden habersiz olarak, sanmışız ki bu, batının, bizce bilinmeyen bir keşfi!.

Oysa…

Bundan yaklaşık 700 sene önce yaşamış olan, evliyâullahın tâclarından Abdülkerîm el Ciylî hazretlerinin, tasavvufun zirve eseri "EL İNSAN-I KÂMİL" isimli kitabındaki şu açıklamayı dikkatle okuyun lutfen:

"Ulûhiyet için bir SIR daha vardır. "Şey" ismi kendisine ıtlâk olunan eşyâdan her ferd, Ulûhiyetin heymânesi altında dahil olan eşyâ (şey ler) efrâdının (birimlerinin) bakiyyesinin kâffesini (tamamını) ZÂTıyla ihtiva eder. O şey kadîm olsun hâdis olsun mevcud olsun mâ`dum olsun musavidir.

Bunun temsili şu suretledir: Yekdiğere mütekabil aynalar vaz olunduğu zaman, bunların kâffesini o aynalardan her biri ihtivâ eder. "Yekdiğere mukabil vaz olunan aynalardan her birinde âharın ihtiva ettiği şey mevcuttur" denildiği zaman, o aynalardan birisinde mevcûd olan ancak onda mer`î olan şeydir.

Mecmûunu ihtiva eden diğer aynalardan her birisi ki -efrâd-ı müteaddideden ibarettir- bunların, yani bu efrâd-ı müteaddidenin haricinde kalması lazım gelir, diye tefekkür olunursa, vücûdun efradından her ferdin ihtiva ettiği şeyi yalnız zâtının istihkakına göre olup, ondan ziyade değildir, demek câiz olur.

Yok eğer merâi-yi mukabilden her birinde kaffesinin vücudunu itibar etmek tefekkür olunur da, "mevcudâtın kâffesi, efrâd-ı vücuddan her ferdde mevcuttur" denilirse, bu da câizdir.

Hakikate nazaran ise bu sözler maksûdun lübbü üzerine geçirilmiş kabuktan ibarettir..."

Naklettiğim bu anlatım, tasavvufun zirve eseri "EL İNSÂN-I KÂMİL" kitabından alınmıştır (sayfa 86). Yazan Abdülkerim el Ciylî (Geylanî)dir. Abdülaziz Mecdi Tolun (Rahmetullahı aleyh) çevirisi olarak İz Yayıncılık tarafından yayınlanmıştır.

Yedi asır önceki şartlarda, TEK`liğe işâret eden "holografik gerçeklik", daha nasıl anlatılabilirdi bundan başka?

Günümüzün "holografik evren" ve "holografik beyin" buluşu ne diyor çok özetle:

"Alemlerde, evren içre evrenlerde her ne varsa, tamamı her zerre de, her şey de mevcuttur!"

700 sene önce yaşamış olan İnsan-ı Kâmil Abdülkerîm el Ciyli ne diyor; onu da özetle anlatalım:

"Allah ismiyle işaret edilenin (Ulûhiyet) kapsamında yer alan ve şey kelimesiyle işaret edilen her ferd (birim), tümün ihtiva ettiği her şeyi, Zâtıyla ihtiva eder. O şey ister varlığı daim olsun (esma mertebesi), ister sonradan olmuş olsun (esma mertebesinde var olan her şey)."

Biz bu konuyu nasıl anlatmaya çalıştık geçmiş yazılarımızda… Yine özetle:

"NOKTA diye işaret edilen isimler mertebesinden varlığını alan RUH adlı yapı içinde yaratılmış tüm noktalardan oluşan koniler, projeksiyonlar hâlinde varlık amaçları doğrultusunda işlevler meydana getirirken; noktaları itibariyle de, NOKTA`nın tamamındakine sahiptirler. Çünkü "nokta", bölünmez, parçalanmaz, cüzlere ayrılmaz som yapıdır"!

KURÂN:

"Ademe tüm isimleri tâlim etti…" (Bakara: 31) âyeti, esmâ mertebesindeki tüm isimlerin işaret ettiği anlamların insanın hakikati noktasında var olduğunun delilidir.

"El İnsan-ı Kâmil" yazarı Zat, diğer zevata karşılık eserlerini Tek`ten çokluğa bakış açısıyla kaleme almıştır. Kezâ bizim anlatımlarımız dahi, bu bakış açısı benimsenmiş olarak, kaleme alınmaktadır. Bu konuların çok zor anlaşılmasındaki en büyük sebep ise olaya çokluktan Tek`e bakmaya çalışmaktır. Ağacı anlamanın yolu tohumdan, kökten yaprağa doğru olursa, sistemli ve anlaşılması kolay bir tarz olur. Yapraktan köke gitmeye çalışmak, oradan tohuma ulaşmak çok meşakkatli, çileli ve uzun yoldur ki, bunu başarabilen fevkalâde enderdir. Veya tek bir hücreden insan bedeninin nasıl oluştuğunu seyretmek…

Önemli bir başka konu da, "esma mertebesi" anlamıdır.

"Esmâ mertebesi" demek, isimler ile işaret edilen tek bir som soyut mertebe veya boyut demektir.

Dikkat edilsin ki isimlerin çokluğu, isimlenenin çokluğu demek değildir. "Bütün hüsna (Hak`ın özelliklerine işaret eden) isimler O`nundur" işareti yeterli uyarıdır bu konuda.

Tüm isimlerle işaret edilen zat aynı tek zattır.

İsimler, hep, aynı tek bir Zât`ın isimleridir. O isimlerle işaret edilen özellikler, hep aynı tek şeye işaret eder som bir TEKillik (Samediyyet) halinde.

Gerçekte yalnızca O Tek vardır İlmi İlâhide!. İkincisi olmayan tek tecellî… HU Allahu Ahad ve Samed!

Bizler (tüm algılayıcı türleri olarak evren içre evrenlerdekiler, boyutsal katman varlıkları olarak), zatımız itibariyle (varlığımızın noktası itibariyla) esma mertebesinin her an yeni şan alışı itibariyle, yeni özellikler açığa çıkarırız birbirimize göre!.

"Tüm yaratılmışlar onun kapsamındadır", dediğimiz "RUH" adlı melek (Hakikati Muhammedî), her bir şeyin hakikatidir.

"Rabbimle görüştüm" diyen, bu noktaya işaret etmiştir.

"Allah" ismi bir yönüyle varlığın her noktasında var olana, bir yönüyle de âlemlerden Ganî olana işaret ettiği içindir ki…

"Rabbim Allah`tır" diyen de Hak söylemiştir (teşbih yönlü).

"Allah, âlemlerden Ganîdir" idrakiyle konuşan da Hak konuşmuştur (tenzih yönlü).

"Muhammedî" isen, her ikisi de seyr alanında!

"Ahmedî" isen, daha da ötesi… Ehli anlar ancak bunu da!.

Kesinlikle bilin ki…

"DİN" bilgisi bir bütündür!.

"DİN" bilgisi, "ALLAH" adıyla işaret edilenin, ilminden nasiplenme, işidir.

"DİN" bilgisi denince Kurân, Hadis ve bunların yüzeysel değil deruni manalarını deşifre etme ve kavrama ve yaşama ilmi olan tasavvuf anlaşılır.

Ezberledikleriyle âlim geçinip, akıllarının ermediği hadisleri yok veya uydurma sayanlar, "Sünnetullah"ı "OKU"yamadıkları ve sistemi farkedemedikleri için; idrak edemediğini inkâr eden bir zihniyete sahip kişilerdir!. İnkâr, zihnin sigortasıdır! Kişi idrâk etmekte aciz kaldığı noktada inkâr sigortasını attırarak düşünsel sağlığını korumaya çalışır!.

Din adamlarından, tanrıbilimcilerden (ilahiyatçılardan) "DİN"i öğrenemezsiniz! Onlar ancak konunun, olayın bir yönünün kırıntısını size anlatır. Uzmanlıkla perdelenmişlerdir tümü görmekten!

İlimde rüsuha ermemiş kişilerin, âyet veya hadis ezberleyerek âlim görünmeleri, ancak cahilleri kandırır.

"Nefsi levvame" ehli, hayatı yoğun ibadetle, zühd-takva ile geçen kişilerin, avamın evliyası olması gibi; ses kayıt cihazıymışçasına âyet veya hadis ezberlemiş, bilgisayar gibi bunları ekranından çıkartan beyinlerin, âlim kabullenilmeleri devrinin de sonuna gelinmiştir!.

Hicri 1400 yılı başlarında işlevine başlayan zamanımızın "Yenileyici"sinin (belki de hiç tanımadan geçip gideceğiz) ardından, 40 yaşında olarak açığa çıkacağı söylenen "Mehdî Rasûl (tazimen değil gerçekten)" zamanında, acaba niçin bütün tarikat ve mezhepler geçersiz olacaktır? Hiç derinliğine düşündünüz mü bu konuyu? O değerli Zat, gerçekten "Rasûl" oluşu gereği, "irsâl eden"den aldığı ilhâm ile mi kararlar verecek; yoksa bir mezhep veya bir tarikat veya bir cemâat anlayışının uygulatıcısı âlim imam mı olacak?

Samimi olarak, "DİN"i, "Allah" adıyla işaret edileni ve "eşyânın hakikatini" anlamak isteyen kişiler, bu işi ancak, bizzat yapacakları, derin çalışmalar ile gerçekleştirebilirler.

İman taklit kabul etseydi, teklif maymunlara veya papağanlara yapılırdı!.

Bir robot, günümüzde, 24 saat namaz kılıp, Kurân okuyarak gününü tamamlayabilir!. Okuduğunun anlamını anlamadan!.. "OKU"yamayan, okuduğunun anlamını bilmeyen, anlamını bilmediği şeyi düşünmekten de mahrum kalan insan, ne kadarıyla taklitçilikten öte bir varlıktır acaba?

"Tâbi olmak", yani dediklerini kavrayıp yolundan yürüyerek "ALLAH" adıyla işaret edilene ermek için uymak zorunda olduğunuz tek kişi, Allah Rasûlü ve son nebîsi Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)`dır!.

Kabir âleminde "Rabbiniz", "Nebiniz" ve "Bilgi Kaynağınız"dan sorgulanacaksınız!

Bu konularda yeterli bilgisi olmayan tanrıbilimciler (ilahiyatçılar) veya dinadamları asla mazeret vesilesi olmayacaktır sizin için!.

1985`te yazdığım "İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımda ve sonra yazdıklarımda genellikle hadislerin kaynaklarını yazmadım. Şu sebepten:

Gerçek Hadis Bilgini, benim yazdığım o hadislerin kaynağını zaten bilir. Benim naklettiğim o hadisleri eleştirmeye kalkan ya da "böyle bir hadis yok, kaynağın ne" diyen cahili de daha ilk anda tanıyayım, istedim. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı danışmanı eleştirmeni olan biri, yazdığım "ALLAH" isimli kitabımdaki sahih hadisi inkâr ederek kitabımı karalamaya kalktı. (Belgesi elimde)… Ve ben de o düzeydekileri tanımış oldum. Tanımaya da devam ediyorum.

Hadîslerde kaynak belirtmediğim için, yazılarım, kitaplarım akademik kabul edilmezmiş!!! Ben yazılarımı, kitaplarımı akademik kaygılarla değil; sorgulayıp düşünebilecek kapasiteyle yaratılmış olanlar için, düşünce ve müşahedelerimi paylaşım amaçlı olarak yazıyorum. Kimsenin bana bir ünvan veya etiket veya bir pâye vermesine ihtiyacım yok! "Allah kulu" olmak şerefi bana çok bile!.

Diyeceğim odur ki…

Gerçek manada "İslâm DİNİ"ni tanımak, "Allah" ismiyle işaret edileni farketmek, "Sünnetullah"ı bilmek istiyorsanız; "BEN" kimim, neyim, nerden geldim, neredeyim, geleceğim ne olacaktır sorularının cevaplarını gerçekçi bir biçimde almak istiyorsanız, bunu kendiniz oluşturmak zorundasınız!.

50 yıl namaz kılıp(!), bir kere "ALLAHU EKBER" dememiş, "Besmele" çekmiş ama "B-ismillah" diyememiş; "Fatiha"yı tekrarlamış ama bir kere "FATİHA"yı "OKU"yarak fethe ulaşmamış nîce velî sanılanlar tanıdım!.

"Salât"ı "kılınan namaz" olarak anlayıp; "OKU"yamadığının tekrarıyla ömür tüketip, böylece de kulluğunu yerine getirenler seyrettim!.

"Nârın da hoş nurunda hoş" hikâyeleriyle ömür tüketip; hâlinin, şartlarının hoşnutsuzluğu içinde nice ağlayan gözler gördüm!.

Tasavvufla ilgilendiğini sanıp başkalarının dedikodusuyla ömür tüketen; ermek için geldiği dünyadan başkalarını eritmeye çalışan işlevle geçip giden nicelerini seyrettim!.

Şükreden kullar arasında yer alanları da, nankörlük içinde kulluğunu ifa edenleri de ibretle seyrettim!

Her biri de, öylece kulluklarını eda edip; belki de ebeden sürecek perdelilikleriyle geçip gittiler ve dahi gidecekler bu dünyadan…

Dostum…

"Falanca bu konuda böyle demiş, filancaya göre böyle imiş", dedikodularını bırakıp; kendi düşüncelerini oluştur; kendi müşahedene ulaşmaya bak!.

El kesesiyle bir yere varamazsın!.

Kendi cebindekileri keşfetmeye bak!. Bu güne kadar söylenmişlerden farklı, yeni bir müşaheden yoksa, taklitçi olmaktan öte bir kulluğun yok demektir!.

"Sünnetullah"da tekrar yoktur!.

Her velîde, kendine özgü bir keşf ve müşahede vardır!.

Sen de gerçeğe ermeye ve kendine özgü seyre ulaşmaya çalış!.

Başkalarının yaptıklarının hesabını sen vermeyecek, ellerinle yaptıklarının sonuçlarını yaşayacaksın! Dünya`da sahip olduğun her şey, sonuçta burada bırakılıp gidilecektir!. Dünyandakiler o âlemde bir şey ifade etmeyecektir!

İlmin hariç!

İlmin ve vicdanın, bu yolda elinden gelen her şeyi yaptığını tasdik ediyorsa mesele yok!. Ama bu konuda tatmin edici hüküm gelmiyorsa vicdanından veya ilminden, tehlike çanları çalıyor demektir!.

Allah bize, her gece uykuya tek başına daldığımız gibi, tek başına dünyamızda yaşamakta olup, tek başımıza, yepyeni bir boyutta yaşantımızın hesabını vererek, sonuçlarını yaşayacağımızı farkettirmiş olsun!

AHMED HULÛSİ
29 Mart 2007
www.ahmedhulusi.org