Tek`in Seyri

Ahmed Hulûsi

DECCAL`ININ ÇIKIŞI

Ve dolayısıyle de, "Deccal`in cenneti”nde yaşamağa başlarsın!. Yani, Mutlak Benliğe karşı vehmi benliğin senin Deccal`in olmuş olur; sen de bu durumda Deccalına, yani vehmi benliğine tâbi olarak tabiatının batağında boğulur gidersin...

Bilelim ki...

Gerçekte, hesaplamalara göre hicri 1400 ile 1410 yılları arasında vazife almış olması gereken devrin Müceddidi -eğer son müceddid ise- Mehdî`nin arkasından "Deccal" diye bildiğimiz bir varlık ortaya çıkacak; kendisinin, insanların Rabbı olduğunu ileri sürerek kendisine tapınılmasını isteyecek; sonrasında da İsa Aleyhisselâm dünyaya geri gelecek!.

Bu işin zâhir yönü... Buna aklı ermeyenler inkâr ederler, te`vil etmeye çalışırlar, ama bu bir realitedir; onlar bunu idrâk edemese de!

Bir de olayın bâtın yönü var ki; işte burada biz, bu bâtın yönden sözetmeye çalışıyoruz.

Basîretinde Mehdî çıktığı zaman Hak`kın dışında bir varlık olmaması sebebiyle kendi varlığının Hak`kın varlığı olduğunu kabul edeceksin..

İlim yollu edindiğin bu bilginin akabinde ise yeterli arınma olmadığı için bu defa Deccal`in bilincinden gelen bir şekilde ortaya çıkacak...

Evet, Deccal geldiği zaman insana;

"Ben senin rabbınım!" diyecek. "Bana kulluk et!" diyecek. Deccal`in özelliği bu!..

Sen de, benliğinin Hakk`ın benliği olduğunu düşüneceksin... Ne var ki bu bedenden de soyutlayamamışsın kendini!.

Dolayısıyla;

"Ben mâdem Hakk`ın varlığıyım, ben bu bedende dilediğimi yaparım!.." deyip, yeme, içme, seks, rahata düşkünlük, güzel şeylere sahip olma gibi, arzu ve isteklerini tatmin ederek yaşayacaksın .

İşte o zaman Rasûlullah Aleyhisselâm :

"Deccal ortaya çıktığı zaman, mü`minler, onun cehennemine atsınlar kendilerini, cennetinden kaçınsınlar!.." diyor..

"Çünkü Deccal`ın cenneti, gerçekte cehennem; cehennemi ise gerçekte cennettir..." diyor.

Yani, bedenin istek ve arzuları dediğimiz şeyi "tabiat" kelimesi ile ifade ediyoruz..

Bazıları "tabiat"ın gereği olan hâlleri "NEFS"e atfederek, sanki bunlar "Nefs"e ait özelliklermiş gibi göstermişlerdir.

Oysa "Nefs"in özünde, yapısında bu özellikler yoktur; yalnızca "BEN" kavramıdır "NEFS"!..

Ancak "Nefs", bilincinin bürünmüş olduğu perdeler yüzünden orijinaliyle kendini tanıyamamış, hakikatını bilememiş olması nedeniyle, kendini beden kabullendiği için; bedenin tabiatı gereği olan halleri de kendi özellikleri sanma yanılgısına düşmüştür.

Burada konuyu daha iyi anlayabilmek için "Nefs" kelimesinin yerine geçici olarak "bilinç" kelimesini koyabiliriz!

Evet, bilinç bu düzeydeyken bedenin tabiatı gereği istediği şeyleri uygular; bu da "Nefs"i hakikatini yaşamaktan alakoyar!.

Geçmişte ve günümüzde bu noktaya gelen pek çok kişi, tıpkı Firavun gibi kendi vehmi benliğini Hak olarak kabul etmiş; nefsin özüne ait "tenzih" hakikatından gaflete düşmüş; bu bilincinin hükmü altındaki bedeninin istek ve arzuları doğrultusunda kendini salıvermiş; kendini yemeye içmeye, sekse, sigaraya, içkiye koyuvermiş, böylece de tabiat bataklığında boğulacak hâle gelmiştir!.

Deccal ile mücadeleyi önce Mehdî yapar...

"Mehdî" hidâyeti ulaştırandır! Yani, ilim, Deccal`in karşısına dikilir.

Vehmi benliğin karşısına, Hakikat İlmi dikilir... Der ki :

"Bu vehimden doğan, nefsinin Hakkın varlığı olduğu yolundaki ilmi bedeninle karıştırma!.. Bilincin, soyut bir kavramdır!. Beden ise somut varlık olarak kendi boyutunun şartlarına bağlıdır; bilinç ise soyut varlık olarak arınmalı!... Kendinin bu beden olduğu yolundaki yanlış anlamayı terkedip hakikatin bilinç boyutunda yaşanacak bir şey olduğunu farketmelisin!"

Fakat, bazılarında bu ilim de, Deccal`in temsil ettiği "Ben Hak`kım, dilediğimi yaparım" görüşünü öldürmeğe yetmez!.

Ancak, İsa semâdan inerek -bâtından zâhire çıkarak- Deccal`ı öldürebilir!...

İşte, "Hakikat ilmi" ile ortaya çıkan Mehdî, vehmi benlik Deccal`ını öldürüp imhâ edemez. Tâ ki, İsa semâdan nüzûl edip, ilâhi kudretle tahakkuk etsin!...

İsa, semâdan inince, ilahi kudret, Deccal`in karşısına çıkmış olur!.

"İsa`yı gören Deccal, olduğu yerde erir, yok olur, gider!."

diyor Rasûl Aleyhisselâm açıklamasında.

İlâhi kudret ortaya çıktığı zaman "ölmeden evvel ölme" hâli "yakîn"e tekâbül eden şekliyle oluşur; ki bunun sonucunda kişi bilinci itibariyle var olan bir varlık olduğu idrâkına ererek, beden bağımlılığından kendini soyutlar; ki bunun sonucu da "mutmainne nefs" bilinci olarak velâyet hâlidir!.

Böylece vehmî benliğin kendini, bedenmiş gibi kabûlü ortadan kalkar. İşte o zaman, "Allah`a vuslat" denilen hâl yaşanır...

İşte böylece kıyâmet alâmetlerinden olan genele dönük bu olayın, kişinin kıyâmetinin kopmasından önceki bu oluşumunu anlayabilirsek, vehmi benliğin ne şekilde Deccal olduğu; Mehdi`nin Deccal`a karşı ne getireceği, ne ortaya koyacağı; ve İsa`nın semâdan, yani, Zâtî kudretle ortaya çıkışından sonra nasıl kalkabileceğini anlamış oluruz...

Burada yanlış anlamalara yol açmamak için şu hususu iyi anlamamız gerekmektedir:

Mehdî, "tenzih" ve "teşbih" esaslarının eşit oranda bileşimi olan İslâm Dini`nin "Tevhid" ilmini ortaya koyan görüşü temsil eder..

Deccal, "teşbih" esasının ağır basmasından ve yanlış değerlendirilmesinden dolayı bilincin kendini Allah olarak kabul edip, bedensel boyutta bunun sonuçlarını yaşamayı temsil eder.

İsa aleyhisselâm ise "teşbih" hakikatını insanlığa açmış zât olarak, bu yüzden meydana gelen sapmaları düzeltmek üzere görev almıştır.. Tasavvufta ise "kudret" sıfatının bir tezâhürü olan "Allah`a yakîn" hâlinin sembolüdür.

İşte bunları anlarsak, o zaman "vahdet" ilminin idrâk ettirdiği şekilde "yok"luğumuzu farkederek başımızı "secde"ye koyar, dua ederiz;

"Allahım bize bu yaşamı ihsan eyle, bu nimeti kolaylaştır!..."

Ne buyuruyor Rasûlullah Aleyhisselâm:

"Secde`de yapılan dua makbuldur."

Ve:

"Kulun Allah`a en yakin olduğu hâl, secde hâlidir..."

Öyle ise hep birlikte alnımızı toprağa koyalım(!). Şimdi "secde" mi etmiş olduk?..

Evet, "Secde" denir yaptığımıza, ama şeklîdir bu ve de taklittir!.

Hakikatta "Secde", kulun varsaydığı varlığının ortadan kalktığı "yok"luğunu idrâk ederek "Bâkî"yi müşahede ettiği "Fakr" hâlidir!. "Fakr" hâlini yaşayamayan, "secde" etmiş olmaz, bâtınen!. Zâhirde alnı topraktadır amma, benliği ile "dimdik" ayaktadır.

"Sırtları tahta gibi olmuştur, secde edemezler; secde etmek istedikçe yerlere yuvarlanırlar!.." diye anlatılan hâli bir hatırlayıverin!..

Evet, kişinin, Allah`a yakîn hâlinde olduğunu hissetme hâli"secde"dedir.

Yani kişinin vehmi benliğinin ortadan kalktığı zamanki "yakîn" hâlinin adı "secde"dir ki, bu da "Allah`a kurbet" hâlidir!. Kurbet mertebesinde, o mahâlden ilâhi sıfatlar tahakkuk ederken, O, kudretini izhâr eder!.

Sırası gelmişken bu arada bir de "RÜKÛ"dan sözedelim isterseniz...

Bilindiği üzere daha önceki ümmetlerin namazında "kıyâm" yani ayakta durma ile "secde" vardı!.. Oysa Muhammed ümmetine ihsân olunan namaz nimetine "RÜKÛ" eklenmişti!..

Niçin "rükû"; nedir "rükû"?...

"Rükû" hareketinde bele kadar olan bölüm dik dururken, belden başa kadar olan üst bölüm ise 90 derece eğilerek yere paralel bir hâle gelir... Bunun anlamı nedir?

"Kıyâm" hâli, kişinin tüm benliğiyle, ben kendi kendime varım; anlamına gelir!. Okunan besmele ve Fâtiha ise ayakta duruşun Allah halifeliği dolayısıyla yapılmasının itirafı anlamınadır.. Okunmazsa bunlar, o takdirde kişi varlığını Allah`a şirk koşmuş olur!

"Secde" ise ben "yok"tan varolmuş "yok"um, sadece sen varsın; mânâsı taşır.

"Rükû" ise biliyorum ki ben yokum, sen varsın; ama bu bilgi varlığımı ortadan kaldırmaya yetmiyor; sen bundan dolayı beni bağışla; anlamı taşır!.

Zîrâ, daha evvelki ümmetlere verilmemiş olan "VAHDET" irfanı ve ilmi Muhammed Ümmetine bahşedilmişti; buna karşın, Ümmetin tamamının secdeyi gerçekleştiremiyeceği de bilinmekteydi.. Bu yüzdendir ki, secdeyi başaramayan hiç olmazsa "rükû" yapabilsin, istenildi... Ve bir rahmet olarak onların namazına "rükû" ilâve edildi.. Ki bunun anlamını da yukarıda açıkladık.

Evet, orada ilâhi sıfatların tahakkuk etmesiyle de, o dileme, Allah`ın dilemesi olur!.

"Eğer biz, bir şeyin olmasını irade edersek, o şeye "ol" deriz, olur." (16-40)

İşte "secde"deki dua ederse, yani bir şeyin olmasını dilerse, elbette ki Allah, o şeyi oldurur.

Öyle ise biz, Allah`a yönelelim!.

Bizi vehmi benlik deccalinden korumasını, vehmi benlik deccalini, kuvvet ve kudreti ile helak ederek, kendine her mertebede kavuşturmasını niyâz edelim!...

Taklit ehli olmaktan bizi korumasını, tahkike ermeyi kolaylaştırmasını, tahkike engel olan hangi hâl veya bağımlılıklar mevcutsa, onlardan uzaklaşmayı bize kolaylaştırmasını isteyelim!.

*  *  *