Tek`in Seyri

Ahmed Hulûsi

İLİM Mİ, MALÛMA TÂBİ ?!

Bütün bu mânâların var edilişi sırrı, esasen geçmişte birçok birimde, çeşitli şekillerde tartışılan ;

"İlim mi, mâlûma tâbidir; mâlûm mu, ilme tâbidir?"

Tartışmasına dayanır...

Yani:

"Bilinenlerin varlığı mı ilmi oluşturmuştur; yoksa, ilim mi, bilinenleri var kılmıştır?"

Eğer varlık bağımsız olarak mevcut ise, ve Allah da,ilminde mevcut olan bu bu varlığa ait mânâları meydana getirmekte, ortaya çıkarmakta zorunlu ise, ilim, mâlûma tâbidir!?..

Yok eğer, sonsuz-sınırsız varlık, her boyut ve mânâda sınırsız varlık...

Biraz evvel anlattığımız gibi, Mutlak Varlığı yönüyle sınırsız ama, sıfatları yönüyle de sınırlı değil!.. Hem Mutlak Vücudu yönüyle, hem sıfatıyla, hem esmâ ve bunun sonucu olan ef`âliyle sınırsız varlık!...

Bu cümlelerin üzerinde çok iyi durun!.. Bu cümleyi dahi çok geniş düşünmek gerek.

Mutlak Varlığıyla, Vasıflarıyla, Esmâsı ve Ef`âliyle sınırsız olan varlık katında, hangi varlığın bağımsız ve O`nun dışında varlığı olabilir ki, bu sınırsız varlık ona tâbi olup, onun varlık hükmünü yerine getirme mecburiyetinde kalsın?...

"Varlıkta mutlak kuvvet, kudret sahibi Allah!.." deriz..

Ama, bunun mânâsını hiç düşünmeyiz. Bu işin başı sonu nereye gider?. Hiç tefekkür etmeyiz.

Birazcık kendimizi tabiatımızdan soyutlayalım, değer yargılarından arındıralım ki şuurun objektifliği içinde "buz"luğumuz erisin!..

Denizde "yok" olalım... O zaman bakalım, denizin dışında bir şey var mı?... Ve o zaman bakalım, değer yargıları kalıyor mu?.

Evet, gene konu yayılıyor...

Şimdi, biz anlayalım ki, bütün mâlûm, ilme tâbidir!.

Bazıları demiştir ki;

"O, ilminde, kendi varlığında bulduğu mânâları ortaya çıkarmak durumundadır.. Ve bunları ortaya çıkarmıştır. Kendinde hangi manâları bulmuşsa o mânâları ortaya çıkarmıştır.. O mânâlar kendi varlıklarını meydana getirmiştir, bir mânâda..."

Burada, maalesef bir yanlış teşhis söz konusudur!.

Çünkü O, ilminde, dilediği mânâları meydana getirmektedir; ilminde, kendinde bulduğu ve âşikâra çıkarmak zorunda olduğu mânâları değil!.

İlminde mevcut olan, mânâları değil; Zâtî ilmiyle yarattığı mânâları meydana getirmektedir...

Eğer, kendinde bulduğu mânâları meydana getirmektedir dersek, Sonsuz -Sınırsız Varlığı kayda sokmuş oluruz!...

O takdirde, O, mânâların bütünü olma durumuna girer!.

Halbuki, "Ahad"dır. "Cüzlerden, bileşimden meydana gelmemiştir" sözünü maddi mânâda anlatmıştık, târif etmiştik.

Şimdi dikkat, bir üst boyuta çıkıyoruz.. "Ahad"ı "mânâların toplamından da meydana gelmemiştir" diye anlamaya başlıyoruz artık...

Esmâların oluşturduğu, esmâlardan teşekkül etmiş bir Zât değil!.. Zat`ın ilim sıfatının oluşturduğu mânâlar söz konusudur burada...

Dolayısıyle O, dilediği esmâları meydana getirmiştir!.

"Dilediği esmâları meydana getirmiştir." sözünün neticesi olarak da O`nun bir "sûreti" olmaz!.. Sûret derken, fizik sûreti değil, mânâ sûreti diyorum. Her hangi bir mânâ sûretini yaratma mecburiyeti altına kaydına da girmez!.

Eğer ki, mâlûmu olan bir şeyi meydana getirmek mecburiyetinde olursa, o zaman onun bir mânâ sûreti de ortaya çıkar.

Halbuki...

İlminde, dilediği gibi hükmetmek sûreti ile dilediği mânâları icad etmiş ve bu mânâlardan oluşan âlemleri yaratmıştır..

Yani, âlem, ef`âl mertebesi itibariyle değil, esmâ mertebesi itibariyle yaratılmış; hakikatı itibariyle "yok"tan var olmuş, "yok" olan âlemlerdir!.

Dolayısıyladır ki, her şey, O`nun Zât`ında, ilminde mevcuttur ve mevcûdat ilmin dışında vücud kokusu almamıştır!.

"İlim, mâlûma tâbidir", diyenlerin yanılgısının sebebi de şudur...

Onlar, aşağıdan yukarıya bakış açısı itibariyle meseleyi çözmeye çalışmışlardır. Daha doğrusu, Velâyet-i Suğra ilmi kemâlâtı ile olayı çözmeye çalışmışlardır.

Velâyet-i Suğra ilmi itibariyle, halkdan Hakk`a urûc söz konusudur. Nübüvvet ilmi olan Velâyeti Kübrâ`da ise, Hakk`ın halk`a tenezzülü Hakikatı geçerlidir..

Nübüvvet-i târifiye ilmine ve kemâline sahip Bakâ Billah mertebesindeki İnsan-ı Kâmil indinde, mâlûm, ilm`e tâbidir!.

Buna mukabil, Velâyet-i Suğra kemâlâtındaki urûca dayalı müşahedede, ilim, mâlûm`a tâbidir... Bunun sebebi, mâlûmun sâbitliğidir. Velâyet-i Suğra mârifetiyle urûc yollu baktığın zaman, mâlûm`un sâbitliği müşahede edilir.

Fakat, Nübüvvet`in hakikatı olan Velâyet-i Kübrâ ilmiyle olaya bakıldığı zaman, Zât`ının dışında hiç bir şey mevcut değildir!...

Bu yüzdendir ki, Zât`ın Zât`ına olan ilmi sonucu dilediği mânâları icâd etmesi, "yok"tan var etmesi söz konusu...

Dilediğini icâd etmesi, "yok"tan var etmesi gibi cümlelerle işaret ettiğimiz şey, "esmâ mânâ"larıdır!... Ef`âl mertebesini zaten konuşmuyoruz!.

O, mânâları icâd ediyor yaratıyor; o mânâlar birbirini kendilerinin özelliklerine GÖRE ef`al olarak algılıyorlar her an!.

"Her an", diyerek, bize göre konuşuyorum; gerçekte ise var olan her an değil, Tek bir An`dır...

Çünkü tüm varlık, tek bir tecellînin neticesidir, "Tecelli-i Vâhid" denilen!...

Nokta`da olup bitmiştir her şey!.. Elif ve gerisi ise, sadece hayâl!.

Bu ilim mertebesinde icâd yollu meydana gelmiş esmâ mânâları vardır ki, işte bu nokta da ;

"ALLAH ÂLEMLERDEN GANÎ`DİR."

Âyetiyle anlatılmak istenmiştir.

Allah`ın âlemlerden, yani âlemleri meydana getiren isimlerin mânâlarından Ganî olması, gınâ sahibi olması, "İlmin, mâlûma tâbi olmadığının" isbatıdır...

Eğer ilim, mâlûma tâbi olsaydı, o zaman, "Allah âlemlerden Ganî`dir" âyetiyle işaret edilen husus söz konusu olmazdı. Çünkü, âlemlere tâbi olma mecburiyeti vardır o takdirde.

Halbuki, "Allah âlemlerden Ganî`dir"; ki bu açıklama "Zât-ı Baht" dediğimiz, Zât`ın mutlakiyet sıfatına işaret eder!.

Esasen gerçekte Zât`ı için, mutlakiyet sözü dahi edilemez. Çünkü, aşağı mertebelere göre, Zat`a işaret sadedinde kullanılan bir ifadedir bu!...

Gerçekte, Zât için, "Baht" veya "Mutlâkiyet" veya "Vücûd" veya "Varlık" gibi tâbirler dahi kullanılamaz!.

Evet!..

Umarım ki, bütün ef`âl âlemini meydana getiren mânâların dahi "yok"tan var edilmiş olduğunu; bu mânâların Zâtî ilmin sonucunda îcâd yollu meydana geldiğini; ve Allah`ın, Zât`ı itibariyle âlemlerden Ganî olduğunu da açıkladık...

İşte bu anlattıklarımızı anlayabilirsek, koninin tepe noktasından görüş hâli bizim için açılır.

Esasen bütün bu ve bilemediğimiz sayıdaki tüm evrenlerin, "aknokta"lardan oluşan birer "akyapı" olan "Big Bang"larla oluşan olayla, bir noktadan çoğalmak sûretiyle meydana geldiğini anlayabilirsek, gene aynı olayı misâl yollu çözmüş olacağız.

O ilk noktada, son hareket belirlenmiştir!... Bir hücreden bir filin son hücresinin ve eriştiği son yapının programlanışı gibi..

Bu sebeple, nasıl kâinattaki sayısız birimler o tek noktadan meydana gelmişse; ve hepsi de o tek nokta`da mevcut özelliklerle bağlı ise; bütün âlemlerde görülen mânâlar dahi, ilk nokta diyeceğimiz Zât`ın ilmi`nden meydana gelmiştir. Ama, Zât`ın sonsuz-sınırsız ilmine, iradesine ve kudretine dayalı olarak...

İşte bunu böylece anlayabilirsek, kader olayını da çözmüş oluruz...

"Kader" derken olaya basit bakmayalım!.

Dünya üzerinde 5-6 milyar insan... Denizden alınan bir avuç kum!.

"Ben insanı yeryüzünde halife yarattım" diyor... "İnsan, yeryüzündeki halife"dir.

"Semâ"da yani, "evrende her boyutta" dahi, "halife"ler mevcuttur!.

Her boyutun yapısal özelliklerine ve kapasitesine göre "halife"ler mevcuttur!. Bizim genelde bildiğimiz "Halife" yeryüzündeki "halife"dir!. Yeryüzündeki "halife"nin de haddi, hududu bellidir.

Gerçek "Halife", Tek`dir. Ve O da, İnsan-ı Kâmil ismi ile tanıdığımız Ruh-u A`zâm`dır... Veya bir diğer ifade ile Hakikatı Muhammedi`dir. Veya ilim yönüyle, Aklı Evvel`dir.

O`nun minyatürizesi, yeryüzünde, Adem!... Adı bile "Adem"=Yok!.. İsmi var, cisminin varlığı "yok"tan!.. Sanki, Anka kuşu gibi... Adı var, kendi yok!...

Zaten algılanan varlık, hakikatta O`nun varlığı; isimler ile çokluk meydana gelmiş!... İsimler çoğaldıkça, varlıklar çok sanılmış!.

Oysa varlık, gerçekte, Tek bir varlık, "Vâhidiyet"i itibariyle!.

Denizin üzerindeki her bir dalgaya ayrı bir isim ver, denizde bu kadar varlık var de!.. Oysa, hep gene dalga!. Biri daha büyük, biri daha küçük, biri daha kavisli, biri daha az kavisli. Ama, sonuçta hepsi de denizin dalgası!...

İşte burada, algılamalar arasındaki fark ortaya çıkar... Basiretlere göredir bu fark!.

Yukarıdan bakarsan aşağıya, ne böyle bir fark var, ne de böyle bir kavga!...

Azap var, cehennemlikler için...

Allah var, kendi için!.

Sonra... Kendi kendine kalır. Ezel`de de, Ebed`de de Zât`en kendi kendinedir!.

"İlim bir Nokta idi, onu câhiller çoğalttı."

demiş, Hazreti Ali!...

Hazreti Ali`nin dediğini, her ne kadar biz de tekrar ediyorsak da, gene de lâfı uzatıp, cahilliğimizi yaymaktan başka bir iş yapmıyoruz...

Niye?. Elbette biz bu câhilliğimizi ortaya koyacağız ki, kemâlât ehlinin kemâli bilinsin... Ona göre değerlendirilsin!...

Her şeyin değeri zıddına göredir. Bir şeyin zıddı yoksa, onun değeri, pahası da bilinmez. Varlıkta her şey zıddıyla meydana gelmiştir. Her şey çift yaratılmıştır. O çiftin biri bir uçtadır, diğeri öteki uçta!... Ve, biribirine göre`dir değerleri...

Zıdları cem eden görüş ise, ancak ve ancak, Tek`lik yani "Vâhidiyet" noktasında mevcuttur.

Tek`liğin kemâlinin ortaya çıkması da, Tek`liği örten perdelerin kalkmasındadır. Tek`liği örten perdeler, gene kendinden kendine olan perdelerdir.

Vâhid ismiyle Vâhidiyet sıfatına işâret edilen Zât, Rahmâniyeti itibariyle, sıfat mertebesinin vasıflarıyla mevcut olup; bu vasıflarla Melîkiyet mertebesinin sayısız esmâ saltanatını, hüküm süren mânalarını meydana getirmiş; bu isimler de sonuçta Rubûbiyet hükümlerince terkip formülleri hâlinde ef`al âleminde ortaya konmuştur.

Ef`âl âleminde beliren her bir birim, kendini meydana getiren bu silsilenin tüm özellikleriyle varolmuştur; ve bu temel yapı programında mevcuttur.

Rasûlullah Aleyhisselâm

"Zerre Küll`ün aynasıdır." = "birim, tümel yapının aynasıdır"

açıklamasında bugün yeni farkettiğimiz holografik evren gerçeğinin bu hakikatindan söz eder...

Zira, birimin, zerrenin Zâtı, O Sonsuz-sınırsız Zât!. Zerrenin vasıfları, O sonsuz-sınırsız vasıflar!. Zerrenin özellikleri, O sonsuz-sınırsız mânâ denizinden oluşmuş özellikler!. Ve zerrenin fiilleri, o özelliklerin fiîle dönüşüdür...

Bu açıdan bakarsan, bu idrâkle bakarsan, varlıkta Tek`ten başka bir şey göremezsin..

Ef`âl boyutu, Esmâ boyutu, Sıfat boyutu, Zât boyutu diyoruz. Günümüzde güzel bir tâbir var, "Boyut" kelimesi...

Esmâ, Ef`al’in neresindedir?... Sıfat, Esmâ`nın neresindedir?... Zât, Sıfat`ın neresindedir?...

Yedi kat göğün üstüne "Kürsü"yü, "Kürsü"nün üstünde "Arş"ı koyarlar... Ve dahi, bu sınırlar çizdikleri âlemin ötesinde de bir tanrı, bir ilâh türünden bir Allah(!?) ararlar!...

"Her zerre`de Zât`ı ile mevcuttur."

Açıklamasıyla târif edilen Allah, gerçekten her zerreyi Zât`ı ile mevcut kılması nedeniyle; ve ayrıca Zât`ı da sınırsızlık sıfatıyla muttasıf olduğu için, bu anlayışta, zerre kelimesinin anlamı fenâ bulur, Zât`ın Bâkî`liği âşikâr olur!.

O Zât, elbette belli vasıfları olan bir Zât `tır!.

Her bir Zât `dan söz edildiğinde, O Zât `ın belli vasıfları vardır. Belli vasıfları olan Zât, bu vasıflarının sonucu olarak, elbetteki belli mânâlara sahiptir. Ve, sahip olduğu bu mânâlar ile dilediğini yapar. Dilediği mânâları üretir, icâd eder, yoktan var eder. Yoktan var olan "Yok"lar ergeç birgün Yokluğa döner.

Zât`ın Vâhidiyeti itibariyle sınırsızlığını idrâk etmedikçe; Zât`ın sınırsızlığını idrâk etmeden önce de, Zât`ın Vâhidiyeti itibariyle sınırsızlığına iman etmedikçe, hakiki anlamıyla, İslam`a ve iman`a gelmiş olmayız!.

Zira Kur`ân ‘da, kişinin bu gerçeği farketmeden önceki hâlini anlatan, şu âyet vardır:

"Gördün mü o kişiyi ki, kendi hevâsını tanrı edinmiş" (25-43)

Kişi kendi hayâlinde, kendi şartlanmasına göre bir tanrı yaratmış ve o yarattığı tanrısına tapınarak ömrünü geçiriyor!.

İşte bu âyetin kapsamından, tahkik yollu çıkmak için, Zât`ın Vâhidiyet sıfatı itibariyle sonsuz-sınırsızlığını idrâk edip, müşahede etmek, hissetmek, yaşamak şarttır!.

Ancak... Bu anlattklarım, yaşanarak hissedilir!. Bunları bir kitapta okuyarak, hissedemezsin!..

Tâ ki, sana bunları yaşatacak olanı bulmadıkça; işin lâfından geçip, tatbikatını yaşamadıkça; ve sonunda perdeler kalkıp, seyreden olarak kendisi kalmadıkça!. Aksi halde kesinlikle mümkün değildir!.

Bunun için de, önce buna iman etmen; sonra bu iman ettiğin şeyi yaşayabilmen için şartlanmalarından, şartlanmaların getirdiği değer yargılarından, bu değer yargılarının oluşturduğu duygulardan arınman gerek!.

Bunlardan arındığın zaman da hiç farkında olmadan tabiatına yani bedensel dürtülerine esir düşüverirsin!. Dolayısıyla, tabiatını yani bedensel dürtülerini çok sıkı kontrol altına alman gerekir!.

Bu ikisini kontrol altına aldıktan sonra, bu defa da sendeki vehmin oluşturduğu bireysel benlik kavramını sıfıra indirmek gerekir; ki "Ölmeden evvel ölesin"; ve böylece "Bâkî olan Allah"dır, hükmü sende de açığa çıksın!.

Ancak bundan sonradır ki, Hz.İsa Aleyhisselâm’ın dediği gibi, "insanca düşünmekten kurtulup, Allah gibi değerlendirirsin"!

Geçmişte ve günümüzde maalesef pek çok kişi, şartlanmaları attım diyerek, vehmi benlik ortadan kalkmadığı için tabiatının kucağına esir düşmüş; böylece de dünyada iken, vehmi benlik Deccalına tâbi olarak bedeninin istek ve arzuları istikametinde yaşamak sûreti ile helâk olmuş ve olmaktadırlar.

Zirâ olgunlaşma süreci içindeyken, şartlanmaları attıktan sonra, doğal olarak bir takım özgür davranışlar içine girersin. Benlik vehmi sende henüz ortadan kalkmadığı için de, kendini bu beden olarak, birim olarak kabullenip, bedeni isteklerin, yani yemek içmek, çiftleşmek türünden bedenin getireceği çeşitli zevkler doğrultusunda serbest yaşama kaptırırsın!. Yani, bedenine tanrısallık veririsin!

*  *  *