Tecelliyat

Ahmed Hulûsi

GÖZDEN ÖZE - 3

Muhterem kişi,

«Benim velilerim, kubbemin altındadır; onları kimse tanımaz»

buyruluyor...
Bilir misin bunlar kimlerdir?..
ALLAH`ın bazı kulları vardır ki, onlar dünyadan ve ukbâdan sıyrılmışlar, deryaya erişip deryadan bir zerre olmuşlardır.
Bunlar, «Allah ahlâkı ile ahlâklanın» buyruğuna uymuş tecellîlerdir!.. Onların ne istemekle alâkaları vardır, ne de istememekle.
Onlara Rab, "sen ne dilersin", dediği zaman; onlar, «Sen ne dilemişsen» derler!..
Çünkü onlar, daha evvelki mertebelerde idrâk etmişlerdi ki, değil istek, istememeyi istek dahi bir istektir! ... Ve, bu dahi istenemez.
Zerre deryaya diyebilir mi ki, beni şu tarafa götür diye. Derya ne tarafa dilerse, sevkeder dalgalarıyla onu... Gerçek, derya ise; dalgalarda tecellileri midir acaba?...
İşte bu kişiler, sadece ve sadece, yaratılmışlar için Rabbın bir rahmet tecellîsi olarak, yaşarlar... Yaratılmışlara onlardan erişir Rabbın nimeti.

"ŞÜPHESİZ Kİ RABBİN NİMETİ MUHSİNLERDEN ULAŞIR YARATILMIŞLARA" (7-56)

Onlar ne bir kimseyi kırarlar nefisleri için, ne de kırılırlar. Git dersin, kovarsın, giderler; gel dersin, çağırırsın, gelirler. Yetmiş defa kovmuş olsan da sonra gene çağırsan, hiç yüksünmeden gene gelirler.
Onlar Rabbın veren elleridir; almazlar. Kendilerine bir şey hediye etsen, başkalarına dağıtırlar. Onlar şan ve şöhretten, isimden kaçarlar.

«Efendime bağlan; KUR`ÂN `ı MÜRŞİD bil !.» derler.

Gelip bir sual soran olursa,

«Herkese hitabınız, akılları ölçüsünde olsun!.»

buyruğunu nazarı dikkate alarak, gerçek bilgi seviyesinden, uygun cevabı verirler...
Onlar, birer "ayna" olmuşlardır!... Kim baksa, onlarda, kendinden başkasını göremez olur!.
O`nda gördükleri hata ve kusurlar, görenlerin kendi anlayış hata ve kusurlarından başkası değildir.
Dünya ehli, yani, içinde yaşadıkları zaman için yaşayanlardan isen, onu da sanki kendin görürsün!.
Yok ukbâ ehli isen, azâbtan korktuğun, huzuru ve zevki istediğin için ibadet edenlerdensen, gene onu dahi öylece bulursun.
Eğer, her ikisinden de olmayıp, onlardan sıyrılmışlardan isen, vardığın noktada gene onu bulursun....
İşte, üstlerindeki örtünün birincisi budur, onların tanınmalarına mani olan! ...
İkinci ise, zâhirî şekil ve görünüşleridir.
Yaratılmışların çoğu, belirli bir idrâk seviyesini aşamadığı için, göremeyecekleri sayısız varlıkların mevcut olduğunu düşünemez, hemen görünüşe göre hüküm verir!.. Böylece, o hükümle, işin gerçeğine karşı kendi kendini aldatmış olur!.
İşte bu dahi, o kişilerin işine yarar.
O zevâtın giyinişi, hayat şartlarına intibakı, ortamları, hep, onların veli kişi olmadıkları zannını verir insanlara.... Çünkü, onların kendilerini bildirmeye göstermeye ihtiyaçları yoktur ki!.
Onlardan pek çoğu, kader sırrına vâkıf olmuşlardır!.. Bu sebepledir ki, etrafla uğraşamazlar. iş bu kader sırrı, nebîlere ancak nübüvvetlerinden bir süre sonra bildirilir, vazifelerini hakkıyla yapabilmeleri için... Bu sözlerimizi ehli bilir.
Eğer sen, susuz kaldıysan, onları ara ve bütün örtü ve engellerine rağmen onları tanımaya çalış... Onların hâlleriyle hâllen; ki, Allah`ın ahlâkıyla ahlâklanma yolu açılsın!..
Onlar "Ferdiyet" sahipleridir!.
Onların sadece Efendileri ve Rableri vardır. Aralarına kimse giremez. Birbirlerini tanırlar onlar, bazen buluşur konuşurlar... Ama bilirler ki hepsi de tek bir gerçektendirler.
«Müferridun sizi geçti» diyerek, Efendimiz`in ashâbına bahsettiği kişilerdir bunlar!...
Ne, bir tarikatları vardır; ne de, bir mezhepleri!.
Gazalî`nin (selâm olsun) ölürken, Kur`ân`ı göğsüne koyup «Benim mezhebim budur» dediği gibi; onlar da, bunu farketmişlerdir... ve ehlini bu konuda uyarırlar!..
Yaratılmışlar, ölmüşlerdir onlar; ve bundan dolayıdır ki. artık bir daha düşünmezler ölümü, çünkü onlar bir daha ölümü tatmazlar.

"ONLAR, iLK ÖLÜMDEN BAŞKA ÖLÜM TATMAZLAR" (44-56)

Ölümü, çoktan tatmışlar, sıratı geçmişler, cennete, huzur âlemine, girmişlerdir.
Onlar, Rablerini seyirle meşguldürler... Her an O`nu temâşâ etmektedirler... O`nunla beraber!..
İşte bunlar, Rabbin örtüsü altındaki veli kulları, sıddîklar, müferridundur.

Muhterem kişi,

Efendimiz`e sordular:

«Müferridun kimlerdir?»... Cevap buyurdu:

«Allah`ı çok zikredenler!.

Bil ki, Allah`ı tesbih etmeyen tek bir mahlûk;

"HİÇBİR ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE, HERŞEY O`NU TESBİH VE HAMD EDER. FAKAT, SİZ ONLARIN TESBİHİNİ İDRÂK EDEMEZSİNİZ." (17-44)

Âyetinde de belirtildiği gibi yoktur!.. Bütün yaratılmışlar, her an O`nu tesbih etmektedir!.
Bir kısmı bilerek, bir kısmı bilmeyerek!...insan da, hayvan da, taş da, toprak da, ot da, hava da. Fakat , Rabbin indinden ilim vermediği kişiler bunu bilemezler, idrâk edemezler.
Her bir esmâî ilâhinin zuhuru, her bir tecellî`nin varoluşu ve varoluş gayesi O`nun gerçek tesbihidir.
Eğer ehli isen bu cümlemizden bir şeyler anlamaya çalışırsın. Rab dilediği tecellilerin yaratıcısıdır.
Bütün bu tesbihlerden ayrı olarak; bu hadîste de buyrulduğu üzere «müferridûn»un vazifelerini izah sadedinde, «Allah`ı tesbih edenler» veya «Sabredenler» ve yahud da «Çokça hamdedenler» denilmemiş de; «Allah`ı çok zikredenler» buyrulmuştur.

"ALLAH`I, AYAKTA, OTURURKEN, VE YANLARINIZ ÜZERE YATTIĞINIZ ZAMANLARDA ZİKREDİN." (4-103)

Genel mahlûkata ait zikir başkadır; "insan"a ait olan başka!.
Burada bahis konusu edilen "zikir", bütün mahlûkatın yaptığı değil; sadece insanlara şâmil olandır... Çünkü;

"BİZ EMÂNETİ GÖKLERE, YERE VE DAĞLARA ARZETTİK, ONLAR BUNU YÜKLENMEKTEN KAÇINDILAR, ENDİŞEYE DÜŞTÜLER; İNSAN BUNU YÜKLENDİ." (33-72)

Âyetinde belirtilen emanettir bu!. .
"Zikir"; insanların asıllarına yöneliş ve tekâmülleri derecesinde, gerçek anlamına uygun bir hâl alır.
Başlangıçtaki zikir dilden, hep bir kelimeyi tekrar ile olur.
Daha sonra bu, içten ve dil hareket etmeksizin olur.
Bundan sonra kalbten zikir gelir... Bunu daha da açık izah etmek istersek, "tefekküri zikir" de diyebiliriz.. Gerçek anlamdaki zikrin, ilk basamağı budur. Bundan evvelkiler, bu basamağa gelmeye yarayan yol gibidir.
Burada birkaç hadîsi şerîfi daha belirtelim.

«Bir saat tefekkür, bir yıllık ibadetten hayırlıdır.»

«Bir saat tefekkür, yetmiş yıllık ibadetten hayırlıdır.»

«Bir saat tefekkür, bin yıllık ibadetten hayırlıdır.»

Böylece kişi, tefekküre başlar... Bu mertebede, dünyadan sıyrılmıştır artık...
Bundan sonra zikir sırdandır... Kişinin, âhıretle dahi alâkası kalmaz.
Ve daha sonra da hafî zikir başlar!. Burada tefekkür, esmâ mânâlarından dahi tecrittedir!. Burada, birlik, mutlak bölünmez birlik tefekkürü ve müşahedesi başlamıştır...
Bütün bunlardan başka, ahfa vardır ki, onun hakkında ne dilin gücü yeter bir şeyler söylemeye; ne de kalemin gücü yeter bir şeyler yazmaya.... Onu, Rab bilir!... Rab`dadır.!.. Rab`dandır!.. Rab`dır!..
Kişi, sırdaki rûhâniyetle zikre başladıktan sonra, artık Rabbın örtüsüne bürünülmüş demektir. Buradaki tefekkür, «Bir saat tefekkür, bir yıllık ibadetten hayırlıdır» hadîsinde bildirilen tefekkürdür ancak.
Daha sonraki erişilen mertebelerde de diğer hadîslerin manâları ortaya çıkar.
Artık bu ve bundan sonraki hâlleri, gerçek yönü, örtü altındakilerden gayrine gizli olmaya başlamıştır.
Bayezid`in (selâm olsun) dediği gibi ...
«yolun başında idim, "sıddîk" dediler; sonuna yaklaştım, "zındık" demeye başladılar !.»
Şurası da mühimdir ki, ne olursa olsun, buyrukların zâhir taraflarını terk etmek doğru değildir!... Çünkü Efendimiz terk etmemiştir!. Çünkü ibadetlerin çok önemli bilimsel gerekçeleri vardır. (1)

(1)İbadetlerin ilmi gerekçelerini," İNSAN ve SIRLARI" isimli, 13. baskısı yapılan kitabımızda ve "TEMEL ESASLAR"da detaylı olarak okuyabilirsiniz. A. Hulûsi

Yukarıda anlatılan, Bayezid`i inkâr edenlerin durumu şu kişilere benzer:
Ellerinde radyoaktivite ölçü cihazı olan «Gaiger sayacı» ile birtakım kişiler, bir sahanın radyoaktivitesini ölçmeye çalışıyorlar.
Fakat ellerindeki «Gaiger Sayacı»nı radyoaktivite bölgesine yolladıktan bir süre sonra bir de bakıyorlar ki ışınlar sıfıra düşmüş.
Bu durumda o kişiler, demek ki, diyorlar, o sahada radyoaktif ışınlar yok!..
Fakat, onların içinde daha üstün olan diyor ki, «Hayır burada ışınlar olabilir, belki de tahminimizin çok daha üstündedir. Bu sebep ile biz çok daha kuvvetli bir Gaiger Sayacı yaptırıp, ondan sonra o sahanın radyoaktivitesini ölçmeliyiz.»
Ve nitekim, bu sayaç yapıldıktan sonra bir de o sahaya bakıyorlar ki, o sahadaki radyoaktivite, tahminlerin çok daha fevkinde değil miymiş.
İşte bundan dolayıdır ki, bu ilimden nasibi olmayanlar, kendi tefekkür kapasiteleri dışına çıkan fikir ve kişileri daima tenkit veya inkâr ederler.
Bütün inkâr veya tenkitlerin bir sebebi de budur aşağı yukarı. İnsan, havsalasının alamadığını inkâr eder!.
Eğer o kişiler derlerse ki, "iyi ama biz onları örnek alıp, hareketlerimizi onlara göre ayarlıyoruz"; o takdirde, biz de deriz ki;

" Siz sadece, Efendimizi örnek alınız; ve KUR`ÂN`I  MÜRŞİD kabul ederek, O`na mürid olunuz!. Çünkü Kur`ân, sizi, sadece Efendimize tâbî olmakla, mükellef kılmıştır!."

Sizin anlayamadığınız, hareketlerinin gerçeğini idrak edemediğiniz kişileri inkâr veya tenkit etmeniz, kınamanız, sadece sizin seviyenizi ortaya koyar; onlar ise, kendi âlemlerindedirler.
Öyle ise artık siz;

"SİZE NE DERECE HİDÂYET VERİLMİŞ iSE, O`NU ÖYLECE ZİKREDİNİZ." (2-198 )

Buyruğu üzere, Gerçeğe yönelip, idrâka çalışınız. Fakat bunu da elbette kapasiteniz dahilinde yapabilirsiniz. Öyle olunca kapasitesi sizinkinden daha geniş olabilecekleri niçin inkâr edersiniz?. Her biriniz ancak kapasiteniz kadarından mesûlsünüz.
Sık sık okursunuz ya;

"HİÇ BİR NEFİS VÜS`ATİNİN HARİCİNDEKİNDEN MÜKELLEF DEĞİLDİR" (2-286)

Muhterem kişi,

«RUH» hakkında sual edenlere şöyle buyurulmuştur:

"SÖYLE: RUH RABBİN HÜKMÜNDENDİR. SİZE İLMİNDEN AZ BİR ŞEY VERİLMİŞTİR..." (17-85)

Bir başka âyette de "RUH" ile ilgili olarak:

"İÇİNE RUHUMDAN NEFHETTİM." (38-72)

Buyurulmuştur.
Gene bir hadîste de, Efendimiz: «Ruhûllah» kelimesini kullanmıştır.
Şimdi burada ilk olarak izah etmemiz gereken konu şudur:
Görüldüğü gibi âyeti Kerîme, «Kul» yani «de ki» hitâbı ile başlamaktadır.
Bu hitap, Efendimizedir...
Yani, «şimdi sana bildireceklerimizi, sual soran Yahûdilere naklet» anlamına gelen bir hitap...
Efendimiz, hiç şüphesiz ki «RUH»un ne olduğunu biliyordu...
Fakat kendisine sual edenler, "RUH"un gerçeğinden bîhaber idiler. Ayrıca, gâlip ZANLARI da "RUH"un hakikatının kesinlikle bilinemeyeceği yolunda idi!..
İşte bu sebepten dolayıdır ki, Efendimiz onların sualini cevaplandırmaktan kaçındı ve Rabbin bu konudaki ilmine iltica etti.
Çünkü bilmiyor gözükse idi, alay ve inkar; gerçeği izah etseydi hadîsin tetkikinde görüleceği üzere, sual edenlerin bu mevzuda bilgileri olmadığı için, gerçeği idrak edemeyecek, kendilerine de bildirilmemiş bu bilgiyi inkâr edeceklerdi!
Bundan dolayıdır ki, Efendimiz, sual soranlara gerçeğini izahtan kaçındı "RUH"un; ve vahyi bekledi.
Görüldüğü gibi inzâl olan âyet de, O`nun en yerinde ve tam yapılması îcap eden işi yaptığını da ispatlamaktadır.
O zaman Rab, onların anlayışına, zanlarına göre tecelli etti ve.;

«RUH, RABBİN HÜKMÜNDENDİR !.»

gibi, kısa ve özlü bir cevap verildi... Ve ilâve olundu:

«SİZE İLMİNDEN AZ BİR ŞEY VERİLMİŞTİR».

Yani, sizin, "RUH" hakkındaki gerçeği idrâka kapasiteniz yetmez, idrâk edemez, isyan edersiniz; bu sebep ile size onun hakkında az bir ilim verilmiştir.
Bu hususu, kısaca izah ettikten sonra deriz ki, "RUH" Rabbin zuhur hükmüdür!...
Bundan dolayıdır ki, hükmün, ne hastalığı, ne bozukluğu, ne sapıtması ne de tezkiyeye ihtiyacı gibi halleri kat`îyen olmaz.
Kezâ ne de azâbı veya huzuru olur "RUH"un!..!..

"RUH", Allah`ın HÜKMÜDÜR !..

Tıpkı Cibrîl, yani emir âleminden bir şuûr gibi...
Bu çok iyi bilinir ki, meleklerin yani âlemi emrin, ne yemesi, ne gıdası; ne yorulması, ne uyuması; ne oturması, ne kalkması; ne terbiyesi, ne terbiyesizliği, kötülüğü; ne hastalığı ve ne de sağlığı olmaz!.
Öyle ise emir âleminde, dişilik erkeklik ve bu gibi sair hâller yokken, nasıl olur da gene Rabbin hükmünden olan "Ruh" hakkında bu gibi şeyler söylenebilir?..
Bilinsin ki, "RUH" orijinali itibariyle tektir ve Rabbin hükmüdür!...
Onun, ne yemesi ne içmesi, ne yorgunluğu, ne gıdası, ne hastalığı, ne terbiyesi, ve ne de ölümü olur.
Ruh insana hayatiyet verir...
Hayâtiyetimizin cevheridir. Varlığımızı meydana getiren ana cevherdir. ki bu "Ruh-u A`zâm"dır!..
Bir de "kişilik ruhu"(1) vardır ki; bu beyinden oluşur!... Ruhun ne sağlığı gibi bir kavram; ne de hastalığı gibi bir olay vardır!.

(1) "Ruhu A`zâm" ve "kişilik ruhu" konusunda geniş bilgi "RUH İNSAN CİN" ve "İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımızda detaylı olarak mevcuttur. A. Hulusi

Kişilerin bu mevzudaki bütün ithamları bulguda beyne aittir. Rabbin hükmü bütün bu ithamlardan uzaktır.
Keza ruhun gelmesi, gitmesi, çağırılması gibi hâller dahi asla vârit değildir!.
Ruhu, sadece Rabbı çağırır; ve Ruh da asli âlemine rücû eder, cesedi terkederek!...
Bütün ruha atfedilen hâller, gerçekte fıtrî tecelliler; zâhirde ise beyne ait fizik bulgulardır.
Gerek Efendimizin devrinde ve gerekse kendisinden bir süre sonra büyüklerin hiçbiri bu mevzûda Ruha böyle bir ithamda bulunmamış; ancak daha sonraları yaşamış olan bazı kişiler, bu mevzuda konuşmak zorunda bırakıldığında, müşahede ettiklerinin gerçek mânâsını değil, sadece olduğu gibi gördüklerini izah yoluna gitmişler ve biraz açılmak zorunda kalmışlardır. Ve böylece bugüne kadar gelinmiştir.
Vazifemiz, gerçekleri, Rabbin izniyle, izahtır..
Şüphesiz ki herkes ilmi kadar konuşur.
Şurası muhakkaktır ki, her bilgi sahibinin fevkinde ondan daha iyi bilen vardır.

İşte, muhterem kişi;

Bu kısa ve öz birkaç satırla, dilimiz döndüğünce, bir şeyler izah etmeye çalıştık.
Hiç şüphesiz ki, başlarken de söylediğimiz gibi, bu satırlarımız her okuyana, varoluş programına, kapasitesine ve idrâkına göre, faydalı olacaktır.
Herkes, Rabbin verdiği hidayet nispetince bir şeyler alabilecektir.
Dilenildi ve yazıldı... Koruyucusu ve idrâk ettiricisi de RAB`dır!..
Bütün, yanlış zanlarımızdan ötürü ALLAH`a sığınır; bir kere daha, O`na, kendi senâı gibi senâ etmekten aczimi itiraf ederim!.
Hamd, Âlemlerin Rabbı olan "ALLAH"a aittir!.

ALLAHÛ EKBER !.

*  *  *

AHMED HULUSİ
21. 1. 1967
Cerrahpaşa
İSTANBUL