Tecelliyat

Ahmed Hulûsi

GÖZDEN ÖZE - 2

Muhterem kişi,

Bütün bunları öğrendikten sonra, nefsini tezkiye etmeye çalış... işe buradan başla.

"ONU TEZKİYE EDEN KİŞİ MUTLAKA UMDUĞUNA ERMİŞTİR" (91-9)

Bak eğer bu işe girişebilecek meyli hissedebiliyorsan gönlünde, -ki niyetin gerçek mânâsı gönlün bir işe olan meylidir-; bil ki; yaratılışından takdir gereği bu yol sana kolaylaştırılmıştır. Artık sakın; değerli zamanını yarın pişman olacağın işe harcama!..

"SADECE O`NA YÖNEL." (73-8)

Çünkü O,

"KENDİNE YÖNELENLERİ HİDÂYETLENDİRİR." (42-13)

Bu hâl üzere, çok çalış. Çalış ki aslına yönelişinde güçlü olup, tekâmülün de hız kazanasın. Zira sen, gerçek yol üzeresin. Çünkü yönelişin sonunda sana hidâyet verildi. Sana yardım elleri içinden ve dışından uzanır; okumadın mı Kitâb`ı;

"BİZİM UĞRUMUZDA MÜCAHEDE EDENİ BİZ DE GERÇEĞE ERDİRİRİZ." (29-69)

Böylece yönelişin sonunda hidâyet verilmiş, yani anlayış kapıların açılmış, gerçek yolu bulmuş olursun.

"ALLAH KİME HİDÂYET VERİRSE, O, GERÇEK YOLU BULMUŞ OLUR." (7-178)

Bunları idrak ettikten sonra, "gizli şirkin" kabacalarından kaçınmak gerek!...
Sakın, "süt içtim de midem ağrıdı", diyen mübâreğin hâline düşme.
Sebebi, müsebbib görüp, ondan bilme!.. Sonra böyle düşünür de, «sebebi» tanrı edinmiş oluverirsin farkında olmadan!.

"ALLAH YANISIRA TANRI EDİNME." (28-88)

Bil ki, Allah, "şirk koşanları" sevmez ve tövbe etmedikçe affetmez. (1)

(1) Bu konuda geniş bilgi «Hz. MUHAMMED`İN açıkladığı ALLAH» isimli kitabımızdadır.


"ŞÜPHESİZ Kİ ŞİRK ÇOK BÜYÜK BİR ZULÜMDÜR." (31-13)

İşte bundan sonra nihayet öyle bir mertebeye erersin ki, ne nefsin kalmıştır ortada düşünebileceğin, ne de ehl-i ıyâlin. Sadece Yaradan kalır!. Ve onun dilediği!...
Bu mertebeye erdiğinde öyle bir hâl alırsın ki, bütün mevcûdat yok olur, sadece Allah kalır gözünde... Gerçeği müşahedeye başlarsın!.. Allah kalmıştır, basiretinde yalnızca!..
Görür gözün, işitir kulağın, tutar elin, yürür ayağın, söyleyen dilin hep «O» olur.
Çünkü sen, kendi «varsaydığın» benliğinden sıyrılmış, O`nda erimişsindir!.. Çoktan razı olmuşsundur.
Burada dikkat et;!. bu razı oluş, cebren boyun eğiş manâsında değildir. Yani, burada sabıra yer yoktur!.. Çünkü sabır, insanın hoşlanmadığı bir hal veya durumun zuhurunda, mecburen ona boyun eğerek, kabullenmesi, demektir.
Sabır daha evvelki derecelerde vardı... Halbuki, artık burada hoşlanılmayan bir hadise bahis mevzûu olamaz!.. Mâdem ki Rab dilemiş ve o olayı yaratmıştır, hepsi hoştur, hepsi güzeldir.!
Zaten bir eser, sahibine diyebilir mi ki, niye beni böyle yaptın.
İşte bundan dolayıdır, artık sabırla bile alâkan kalmamıştır!..
Bu mertebeye erince, artık kimseyi kınamazsın!.. Kimseye, şunu niye böyle yaptın veya böyle yapsaydın ya, da demezsin!.
Tıpkı, Efendimiz gibi....
Efendimiz, on sene kendisine hizmet eden Hz. Enes`e; Bir defa olsun, «of»; veya «bunu niçin böyle yaptın»; ve yahut ta «şunu şöyle yapsaydın ya» dememiştir.
Çünkü O, kaderin ne olduğunu bilirdi!.. Ve sen de, burada biraz "kader" sırrına vakıf olmaya başlarsın.
Gel, bu konakta biraz duraklayalım ve istersen şöyle bir an için etrafımıza bir nazar atalım.
Aynı toprakta yetişen iki ayrı tohumu düşün. Biri buğday, diğeri arpa.
Bunları aynı zamanda, aynı yere ek. Sonra ikisinin de suyunu ver, bakımlarını yap aynı zamanlarda. Bir gün görürsün ki, başakların birisi buğday vermiş, diğeri arpa!..
Niye?... Toprak aynı, su aynı gübre aynı!. Aynı topraktan yetişen iki tohumdan biri buğday, diğeri arpa. Aynı toprakta yetişen biberin biri tatlı, diğeri acı.
Halbuki şartlar ve ortam hep aynı.
işte burada ortaya program çıkar!. Onun fıtratı buğday olmak üzere idi, ötekinin arpa. Birinin tatlı olmak üzere idi, diğerinin acı.
Peki gene bir sual çıktı ortaya.., "Fıtrat" nedir?..
Oldukça önemli bir sual!..
"Fıtrat", zuhûra gelecek tecellîlerin programlanışı ve yaratılışıdır.
Bu tohum yaratılışından itibaren, kendine en uygun tecelliler ile beslenir, büyür yeşerir, ta ki yaratışındaki gayeye uygun hizmeti eder. O tecellîlerin zuhuru ta ki onda sona erer ki; bu an tekâmülünün de zirvesidir, artık onun rızkı da sona ermiş olur ve tekrar aslına rücû eder.

"HEPSİ FITRATLARINA GÖRE HAREKETLERDE BULUNUR." (17-84)

Ve burada son olarak bir cümleyi daha söyleyebiliriz ki; ondan sonrası ne dile gelir ne de kaleme.

"ŞÜPHESİZ Kİ BİZ HER ŞEYİ KADERİYLE HALKETTİK" (54-49)

Bu durakta öğreneceğin sırlardan birisi de, fıtratın mı kader îcâbı olduğu, yoksa fıtratın mı kaderi meydana getirdiği mevzûudur.
Buna başka bir ifade ile, ilim mi malûmu, yoksa malûm mu ilimi meydana getirmiştir diyebiliriz.
Burada,

"ANDOLSUN, SEN BUNDAN GAFLETTE İDİN, iŞTE SENDEN PERDENİ KALDIRDIK." (50-22)

Âyeti tecellî etmiş; gerçeği müşahede etmiş olursun. Bundan sonra:

"NEREDE OLURSANIZ O SİZİNLE BERABERDİR." (57-4)

Âyetinin dahi mânâsına vakıf olursun!.
Aman sakın!.. Gene de edebe riayet et!.
Çünkü daha idrâk edemediğin nice gerçek var ki, gene de sen, ilminle o gerçeğe göre yetersizsin. O takdirde, bunu tefekkür et ve yaradanına aczini beyan et!..
Efendimiz bile günde en az yetmiş defa istiğfar dilerdi. Henüz zât`ın künhünü idrak edemediğini bildiği için.... Ve bu biliş elbette ki muhaldir.

Bu durumda dersin:

"RABBİM iLMİMİ ARTTIR." (20-114)

Ki, mümkün olduğu kadar , "gizli şirkten" kaçayım.
Yanlış zanlardan kaçınayım... Çünkü bilirsin ki, ne olursa olsun O`nu ihata edemezsin!..

"GÖZLER O`NA ERİŞMEZ." (6-103)

Yani, yaratılmış olandır!.... Yaradanı ihâta edemez!. Herhangi bir eserin, sahibini ihâta etmesine imkân var mıdır ?
Zâhir, bâtındır; bâtın, zâhir!.... İkisi arasında fark var sanış gözün kapasitesinden oluşur!..
Aynı tek şeyin, gözün görebildiği kısmına "zâhir" derler, göremediğine ise "bâtın"... Oysa ikisi aynı "TEK"tir !..

Muhterem kişi,

Zâhir ve Bâtın denir.... Tekrar ediyorum... Bil ki, bu iki isimle işaret edilen şey birbirinden ayrı değildir; ikisi, aynı tek şeydir!... Fark, gözden dolayıdır!.. Hepsinde, her an, tecellîler zuhur etmektedir. Sakın, bu ikisini birbirinden ayrı sanma!..
Bütün tecellîlerde hüküm, fenâya er olduğunda; şuur aslına rücû ettiği vakit, sadece «ALLAH» kalmıştır!... Ki bu da her an geçerlidir!.
Mevcûdatın "vücûdu" sahibine aittir... Bütün görülenlerin var sanılan vücûtları gözden doğan hayâllerdir!

"Mülk kimindir?",

diye sual ettiğinde, yine sual eden cevaplandırır,..

«BİR ve tecellileri fenaya erdirici olanın!..»

İşte bütün bunlar;
«Ölmeden evvel ölünüz», buyruğunun sonucunda erilen müşahededendir.

Muhterem kişi,

Eğer, kendi kendine bir şeyler yapamıyorsan, bir bileni, bir öze ermişi ara!...
Çeşme senin ayağına gelmez, susadıysan, sen çeşmeyi ara ve ona git!.. O sana yol gösterir!.

"BİZ DÜNYANIN SEMÂSINI YILDIZLARLA DONATTIK VE BÜTÜN ŞEYTANLARDAN KORUDUK." (37-6/7)

Bilenler, öze ermişler, gökteki yıldızlar misâlidir... Tefekkür semâsının yıldızlarıdır onlar!..
Onlar artık şeytanlardan, bütün menfaat duygularından, kötü düşüncelerden sıyrılmış, cinlerin dahi ulaşamayacağı mertebelere yerleşmişlerdir. Allah dostlarından, korunmuşlardan olmuşlardır.
Artık sen, onlardan biriyle yolunu doğrult.!

"YILDIZLA ONLAR HİDÂYET BULURLAR." (16-16)

Duymadın mı Efendimizin sözünü;

«Ashabım gökteki yıldızlar misâlidir; hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz!.»

buyurduğunu.
Öyle ise, sen, o gerçek yolu kendin bulamıyorsan, bu yıldızlarla bul. Onlardan sual et bilmediklerini.

Rehberin, Efendimiz; MÜRŞİDİN, KUR`ÂN, râbıtan, Zât-ı Hak olsun!..

Bil ki; hiç bir fanî, mürşid olamaz ve değildir!..
O kişilerin her biri, en ziyade, Efendimizin vârisleridir.... Vârislere ise, ancak o kişilikde olanlar kalabilir. Öyle ise;

"RASÛLÜN ÜZERİNDE TEBLİĞDEN BAŞKA VAZİFE YOKTUR."(5-99)

Âyetinde bulunduğu gibi; -ki bu gerçeği Muhyiddini A`rabî (selâm ona) de Fusus nâm kitabında belirtmiştir- sadece tebliğciden, ikaz ediciden, müjdeleyiciden, şahitten başka bir şey değilken; kimin haddinedir , şeyhlik, mürşidlik iddiasına kalkışmak!..
Kur`ân`da, kendisine "mürşid" diye hitap edilmemiş; "mürşidim dememiş" Efendimiz önümüzde dururken; bazı kişilerin böyle bir davaya kalkışmaları, elbette ki, bir hikmettir!..
Ne hayrettir, ve ne hikmettir, ki daha "nefs"lerini tanımamış; sigarayı bile terkedememiş kişiler, GERÇEK MÜRŞİD KUR`ÂN`ın, vasfını üzerlerine alıyor, kendilerini O`nun yerine koyuyorlar!..
Bir zaman ki, baykuşlar güneşi târif ediyor!.
Fakat, şurası bilinsin ki, vakit tamam olmuş, yolların birleşmesi zamanı gelmiştir!..
Yakın bir zamanda, «YA EYYÜHEL MÜDDESİR» âyetinin işaret ettiği tecellinin örtüsü kaldırılacak, iddia sahibi kişiler, kendilerini tanıyacaklardır.
Bize müsaade, ancak bu kadardır bugün için!. Rab gerçeği ortaya çıkartıcıdır.

Muhterem kişi,

İşte bütün bunlardan dolayıdır ki; bilenleri, öze ermişleri bul ve onlardan sor; fakat kimseye bağlanma!..

Efendimiz, Hz. Muhammed Aleyhisselâm`ı, Efendi bil kendine; bağlan O`nun ruhâniyetine, MÜRŞİDİN, KUR`ÂN; Dostun da "ALLAH" olsun!

Bil ki veren, verdirten hep O`dur!.
Rab diler bir şey verirse, kimse mâni olamaz... Rab sana bir şeyi nasip etmedi ise de, bütün yaratılmışlar bir araya gelse onu sana veremezler!.
Eğer verir derlerse, zaten o nasibindedir de ondan deriz... Vermem de deselerdi, o gene seni bulacaktı!. Çünkü, her verilen şey dahi, bir tecellî olduğu için; sende zuhur edecek tecelliler tamama ermeden, sen ölmezsin. Artık idrake çalış bunu!

Muhterem kişi,

söz veya şekil yaratılmışlar arasına mahsus kılınmış tekellüftendir. Yaratılmışlar yaradılışları icâbı söze, şekle, görünüşe değer verirler....
Fakat bil ki, Allah bunlardan münezzehtir!.. O, sizin sözlerinize, hareketlerinize değil, kalbinize, niyetinize bakar.
Sesini yükseltsen de, içinden geçirsen de, Allah indinde birdir:

"SEN SESİNİ YÜKSELTSEN (de farketmez), ÇÜNKÜ O, SIRRI DA, AHFÂYI DA BİLİR." (20-7)

Artık ona göre tefekkür et.... Ona göre düşün mevcûdâtı...
Kimseyi ne kendinden aşağı gör, ne de kendini başkalarından üstün tut.
Sen de, bir tecellîyi ilâhisin, o da!. O`nda, öyle dilemiş, öyle tecellî etmiş, sende böyle!..
O`na sual sorulmaz ki, niye böyle yaptın, diye.

"O`NA YAPTIKLARININ NEDENİ SORULMAZ." (21-23)

Bazıları şu sözü söyler;
«vücudun öyle bir günahtır ki, onunla hiç bir günah kıyas edilemez!..»
Ve, bunun Hadisi Kudsî olduğunu dahi ileri sürenler vardır.
Buradaki «vücûd» kelimesiyle anlatılmak istenen şey "vehmî benliğin"dir!..
Kendine, Hak`tan ayrı bir benlik, bir vücut vermen; kendini "var" sanman en büyük günah olan "gizli şirki" oluşturmaktadır.
Halbuki senin vücûdun bir tecellîgâhı ilâhidir. Orada her an "O" yeni bir şa`ndadır. Her yaşantı anınla, etkileyiş sonucu tecellinin zuhûra gelmesi, bir olmaktadır.
Yoksa, fizîk-biyolojik vücudun nasıl bir günah olabilir ki?..

Muhterem kişi bil ki,

Allah, âlemleri yaratmıştır!.. Tecellîler O`ndandır... Dönüş, O`na olmaktadır.
Öyle ise bir tecellî olan sen de, vaktin dolup, senden zuhûra gelecek tecellîler hitâm bulunca, mecburen aslına dönmüş bulunacaksın. Çünkü, her tecellî O`na döner.
Ama sen,

«Ölmeden önce ölünüz !.»

buyruğunu işitmişsindir herhalde.
Bu, cebrî olarak gerçek sana idrâk ettirilmeden önce, "sen dileyerek aslını tanı" anlamına gelir.
Dünya, mümin `in zindanıdır! ....Ve mümin, öldüğü zaman bu dünyadan veya zindandan kurtulur.
Öyle ise, bu ölüm geçidinden dileğinle geç, böylece ebedî huzur ve saadete eriş.!
Ebedî huzur ve saadet, bil ki ölümün ötesindedir. Öyleyse sen de bu huzur ve saadete kavuşmak için ne bekliyorsun daha?..
"Ölmek de nasıl olur isteyerek"; dediğini duyar gibi oluyorum....
"Var" kabulettiğin benliğinden; ve bireysel hırs ve arzularından geç!..
Belki, hayatında ölü görmüşsündür!.... O, artık bir şey isteyecek halde midir?.. Hayır!,
Öyle ise, sen de arzularından sıyrıl!.. Vazgeç bir şeyler istemekten; hâline razı ol!.
Bil ki razı olmak çok büyük bir mertebedir.

"ALLAH ONLARDAN, ONLAR DA O`NDAN RAZI" (98-8)

Âyetini okumuyor musun?..
Ne dünyanın peşinde ol, ne de ukbânın!..
Düşündüğün sadece, Rabbin emanetlerine acaba ne şekilde gerçek yolda hizmet edebilir, onlara bir iyiliğin erişmesine nasıl vesile olabilirim fikri olsun.
Eğer dua etmek istiyorsan, duan;

«Rabbim iyiliklerine vasıta kıl bizleri daima; kendine seçtiklerinden eyle!.» olsun.

Ve böylece çalış. Tâ ki elinden ve dilinden daima yaratılmışlara bir hayır iş hâsıl olsun.
Bir fiîli ilerken iyi düşün ve sual sor kendi kendine.... «Bu işi neden yapıyorum?..» diye...
Cevabın hangisi..? "Allah" için mi?... "Nefsim" için mi?...
Senin gönlünün meylidir gerçekteki niyetin!.
Yoksa, senin gönlünün meyli bir tarafa iken, sen kalk benim niyetim şudur, diye başka bir şey söyle!.. Eh, belki kendin inanırsın!..

«Fiiller, niyetlere göre değerlendirilir»

buyruğunu işitmişsindir Efendimiz`in.

«Mü`minin niyeti fiillerinden hayırlıdır

buyurduğunu da!.
Öyle ise bu konuda çok önemle dur. Tâ ki, ne zaman kendine, bu işi niçin yapmalıyım sualini sorduğunda, sadece "Rabbim emrettiği için", cevabını verebilene dek.
Zaten bu hâl kısa bir süre devam eder, ehli isen...
Ondan sonra bir de bakarsın ki, ne niyet kalmış, ne de düşünce.!..
Rüzgâr nereden eserse o tarafa eğilirsin. Ne işten haberin olur, ne de yaptığından. Ancak, belki sonradan ne yaptığını anlarsın... Bazen, onun bile farkında olmazsın!.
Daha sonra da, kimin neyi yaptığını, vakit gelmiş ise anlarsın.
Artık o hâle erişmiş olursun ki, yapan, eden, veren «benim» veyahut «O»dur dersin!.
Gayrı, burada kelimelere yer kalmaz.
Daha evvelki makamlarda, «ben» yahut, «sen» yahut da «O» gibi kavramları farklı bilip, «ben», «biz» gibi kelimeler üzerinde dururdun.
Şimdi, burada ise hissedişten sonra, şekle yer kalmamıştır.
İster «ben» de, ister «biz», ister «O», bilirsin ki hiç fark etmez, hepsi aynı şeyi, tek bir gerçeği ifade eder!.
Asit kazanına düşen insanın ne eti ne de kemiği kalır; bir süre sonra da asit olup çıkar.
O zaman görürsün ki, yer o eskiden bilip, yürüdüğün yer değildir artık.

"O GÜN YER BAŞKA BİR YERDİR, GÖK DE!.." (14-48)


Muhterem kişi,

Cüneydi Bağdadî (selâm olsun) bir gün konuşması sırasında,
«Su içinde bulunduğu kabın rengini alır» dedi...
Sen bu sözün mânâsını işte bu vakitte anlamaya başlarsın.
Suya, rengi veya tadı içinde bulunduğu kap verir!... Hangi kaba girerse, onun şeklini alır. Kapların fıtratından dolayı, içindeki suyun tadı veya rengi veya şekli değişir.
Sen burada iken;

"ANDOLSUN SEN BUNDAN GAFLETTE İDİN, İŞTE SENDEN PERDENİ KALDIRDIK" (50-22)

Âyeti tecelli etmiş; ve gerçeği müşaheden başlamıştır bundan sonra...

Muhterem kişi;

Bil ki, gerçek, hep aynı gerçek!.
Değişen, sadece, o gerçeği duyanların, idrâk edenlerin, görenlerin, bilenlerin dereceleri ile bakış açılarıdır...
Su, aynı sudur; ama, akıtan çeşmeler değişik...
Suyu öğren; ama gerçeğini de idrâk etmeye çalış!.
Sana denizdekini göstermişler ise su diye, bardaktakini; tencerede göstermişlerse, buharını; buharını göstermişler ise, bulutu inkâr etme!.
İsimleri değişik ama, diye itiraz edersen; hepsinin de aslı birdir deriz.
Az sözlerden çok şeyler anlayıp idrak etmeye çalış; ki, kemalinin gelişmesi de süratli olsun!.
Bil ki , yolun sonuna eren yoktur... Belki, deryaya erip, onda bir zerre hâlini alan vardır.
Göldeyim emniyetteyim, deme; bir an evvel ırmağa karış ve deryaya ulaş; onda bir zerre olmaya bak!... Çünkü, tarihte, çok göllerin ortadan kalktığına rastlanmıştır.. Ama denizin ise asla!..
Orada gördüklerini yazmaya kalksan, cümle denizler ve misli mürekkep olsa, daha bir şey yazmamışken, onlar biter de, ne el kalır yazacak ne de dil kalır söyleyecek... Ve ne de bilinç olur, görmedikçe, onları idrâk edebilecek!.
Eğer, bu eriyişin sonucu, erişten sonra vazife verilir de dönmek zorunda kalırsan, bu defa her şey yerli yerine gelir; benimki benim, seninki senin demek zorunda kalırsın dilinle... Ve bu durumda, artık kiminle konuştuğunu da bilirsin.

Muhterem kişi,

Sakın, kimsenin dış görünüşüne veya bir kısım fiillerine bakmak suretiyle hüküm verme; çünkü aldanırsın!..
Şeytan -yani cin - sadece, Adem`in zâhirini gördü; ve gördüğüne göre hüküm vermek gafletinde bulundu.
Dedi ki, o topraktan yaratılmıştır, ben ise ateşten yaratıldım. Öyle ise, ateş topraktan üstündür, ben de Adem`den üstünüm; ve Adem`e secde etmedi.
Allah`ın kendisine ihsan etmediği; ne olduğunu sezemediği bir gerçeğin Adem`e verildiğini, bütün ilmine rağmen akledemedi ve idrâk edemediğini inkâr etti !...
Halbuki Allah;

"İÇİNE RUHUMDAN NEFHETTİM." (38-72)

Buyuruyordu.
Burada istenen şey, şeytanın görünüşe aldanmayıp, zâhirde Adem`e, gerçekte ise Allah`a secde etmesi idi..
Fakat, şeytan göremediği şeyi kabul edemedi; her şeyin gördüklerinden ibaret olduğunu sanıp; göremeyeceği, idrak edemeyeceği şeyler olmadığını zannettiği için küfretti; yani gerçeği örttü!.. Bilgisi olmadığı halde!.. O sebepledir ki, bilindiği gibi anıldı!...
Gerçeği, ya ondan bihaber olan örter; ya da o gerçeği idrakten âciz olanların dil uzatmasını istemeyenler!..
Burada her ikisi de örtme işini yapar; fakat, bilmeyerek yapan kâfir olmuştur; bilerek yapanlar ise nebîler ve sıddıklar.
Bundan sonra, artık sen de, sakın aklının ermediği şeyleri inkâr etme... Sadece:

"HEPSİ RABBİMİZİN iNDİNDEDİR." (3-7)

de... ve hiç olmazsa "ulûl elbâb"dan, "öze ermiş"lerden olmaya çalış..
Bil ki, işitmiş, okumuş, bilmiş olan değil, idrâk eden tatbikçidir.
Çok kişi vardır ki, onlar gerçeği işitmiş veya birkaç bilenin yahud idrak ehlinin eserlerinden okumuştur... Fakat, idraktan mahrum oldukları içindir ki, o gerçeği idrak edememiş, inkâra hatta suçlamaya, tekfire gitmişlerdir.
Taklit eden değil, taklit edilen olmaya çalış!.
Nakleden değil, nakledilen olmaya gayret sarfet!..

*  *  *