Cuma Sohbetleri

Ahmed Hulûsi

ESMA`ÜL HÜSNA

(Tarihi belli olmayan cuma sohbeti)

Hepimiz Allah’ın isimlerinden meydana gelmişiz.

Hepimizde Allah’ın 99 ismi var..

Buna mukabil, her birimizin terkibinde bu isimlerin oranı farklı!..

99 ham maddenin atıldığı kazanız ama; bu 99 ham maddenin birbirine oranı, her kazanda farklı!.

Her birimiz ayrı bir kazan sanki!.

Birbirimizede hiç benzemeyiz, bu formül farkları dolayısıyle!..

Anlamaya çalışın ki, burada önemli senin doğuştan gelen özelliklerini aynen koruman değil; doğuştan gelen özelliklerini, Allah’a erecek bir biçimde değiştirmen!.

Önemli olan nokta burası!..

Adam, kırk senedir “Allah” diyerek zikrediyor; kendinde hiç bir değişiklik yok!. Bütün özellikleri aynen devam ediyor..

Bizim önerdiğimiz tarzda ise, zikir yapıp 3-5 ayda değişmeyen ise yok gibi!.

Niye?..

Gayet basit!.. Ayârlar değişiyor!..

Formülü değiştirip, katkı maddelerinin oranlarını farklandırdığın zaman, kazandaki boyanın rengi değişir. Değişmemesi mümkün değil!.

İşte bunun içindir ki bu Allah isimlerinin ve sıfatlarının zikri, kişide, inansa da inanmasa da 3-5 ay içinde çok büyük değişiklikler yapar.

Bu değişiklikler ne yönde olur?

Zikrettiği isimlerin manâsı yönünde!

Eğer, “Fettah” ismini zikrediyorsan, sana birtakım yeni şeyler daha açılmaya başlar. Sana kapalı olan, çözemediğin konular, rahat anlaşılır hâle gelir..

Eğer, “Mürid” ismini zikrediyorsan, eskiden yapamadığın, yapmakta başarısız kaldığın ya da zorlandığın bir çok şeyi yapabilir, başarır hâle gelirsin!.

“Eskiden yapmayı çok istiyordum ama, yapamıyordum; ama şimdi, çok kolay yapıyorum” dersin. Çünkü irade kuvven arttı.

Bu zikirleri yapanların hepsi bir şeyler kazandı.

Bilmeden de zikir yapılır ama, bir şeyi anlayıp, idrak ederek yapmak elbette daha güzel!.

Biri taklit yolu, diğeri tahkik yolu!..

-Bir soru sorabilir miyim?. Sizin târikatınız ne?. Hangi yolu tâkip ediyorsunuz?

-Ben, “yollar” düşünmüyorum. Benim yolum, benim anlayışım; “Muhammedi”liktir!.

Bağlı olduğum kaynak; Kurân ve Hazreti Muhammed’tir.

Ben hiç kimseye benim “yolum” var, o yoldan gidin”; demem!.

“İstiyorsanız, çalışmalarımdan yararlanın; ama benim kaynağıma yönelin derim!.

Bunun dışında, gelmiş geçmiş ne kadar hakikate ermiş zat varsa, hepsinden de istifade ederim.

Hepsi, Allah’ın yarattığı ayrı bir mükemmeliyete sahiptir.

Herkeste olduğu üzere, bendeki mükemmeliyet de, hiç bir insanda yoktur!..

Allah, her bir insanı ayrı bir mükemmeliyetle var etmiştir.

Dolayısıyle, her birimiz bir diğerimizden istifade etmek durumundayız, eğer kendimizi geliştirmek istiyorsak!..

Bunun için ben, Ahmed Rufaî’den da istifade ederim, Abdulkadir Geylâni’den de istifade ederim, Muhittin Arabi’den de; Abdülkerim Ceylî’den de!..

Ne kadar tahkike erdiğini fark ettiğim kişi varsa hepsinden de ayrı ayrı istifade ederim.

Her birinde açılan ayrı bir sır vardır.

Dolayısıyle ben, “yol” adamı değilim!.

Ben, Muhammedî’yim!.

Benim tâbi olduğum, bağlandığım, inandığım, yoluna baş koyduğum kimse Hazreti Muhammed’dir..

Sen Melâmi, O Kadiri, diğeri Nakşi, gibi ayırımlar başlar, “yol” deyince!..

Ama, “Ben Muhammediyim!.” Dediğim zaman, hepsini kucaklamış oluyorum.

Bu nedenle, benim bakış açımda; Türk, Kürt, Alevi, Sünni, Nakşi, Kadiri, Şia vs. gibi bir ayırım yok!.

Biz hepsini kucaklıyoruz.. Bizim için hepsi değerli!..

Önemli olan, insanın taklitten kurtulup tahkike ermesi!.

Yaptığının gerçeğine ermesi!. Neticede yaptığından pişmanlık duymaması!..

Bunun için en çok yapacağınız dua:

“Allahım!. Sonunda pişmanlık duyacağım şeyden beni koru!.” olmalıdır..

Bazı göya bu işten anladığını söyleyen anlayışı kıt ve düşüncesizler “Mürid” ismini inkâr ediyorlar… Dolayısıyla da “Allah”ın “irade sıfatını”!… Ama fark edemiyecek kadar cahil ve basiretsizler!.

Artık her halde beyinsiz ahmaklar dışında, kimse, “Allah’ın “Mürid” ismi yoktur, Ahmed Hulûsi insanları kendine bağlamak için Mürid ismini çektiriyor” diyemez!..

Şu, ortaya koyduğumuz, değişik kaynaklara ait bu kadar belgeye rağmen, artık, her halde bu lâfı kimse söyleyemez!.

İmâmı Gazâli’nin ifadesi de aynen şöyle:

“Fukaha” ile diğer âlimler aşağıdaki isimlerin de, “Esmaül Hüsna” dan olduğunda ve bunların şânı yüce Allah hakkında kullanılabileceğinde ittifak etmişlerdir.

El Mürid – El Mütekellim – El Mevcud – Eş Şey – El Ezel vs.

Demek ki, Allah’ın “Müridismi de varmış!..

Nasıl olmaz?..

Eğer, Esmaül Hüsna’dan bir isim olsa reddettikleri, belki anlarım..

Allah’ın yedi subûti sıfatından bahsediyorlar..

Hayat, İlim, İrade diyorlar. Ondan sonra, irade sıfatının adı yok!.

İrade sıfatı var ama, irade sıfatının ismi yok!?.

Bunu mantık kabul eder mi?.

Gelelim sizin Cuma’dan önce sorduğunuz suale…

Sorduğunuz bu sualin cevabı büyük lokma!.

Aranızdan bazıları bu büyük lokmayı yutamayacak ama, sordunuz cevaplayalım!..

Anlayan anlar, anlamayan bir yere koyar, zamanı gelince anlar!..

Soru şu idi:

Allah’ın; zatı nedir; sıfatı nedir; Esması nedir?

Zat” kelimesi ile ne kastediliyor?. “Sıfat” kelimesi ile ne kastediliyor?. “Esma” kelimesi ile ne kastediliyor?.

Ne anlatılmak isteniyor?. Önce bunu iyi anlamak lâzım!..

Bunu anlatmak için de, size şu misâli vererek açıklamaya gayret edeyim:

Bir kişi “ben” der..

ben” dediğin zaman sorarım!..

Nedir bu “ben” kelimesi ile işaret ettiğin şey?.

“Ben” kelimesini, sen bana izah etmek istediğin zaman, belli vasıflarından, özelliklerinden söz edersin ancak!.

Ben, canlı bir varlığım. Benim bir aklım var. Şuurum var. Belli bir dileme gücüm var. Belli bir takım şeyleri yaparımdersin.

Bu târif, gerçekte “ben” kelimesinin karşılığı, açıklaması değildir!.

“BEN”in, “ben” kelimesi ile işaret edilen varlığın, sahip olduğu özellikleri anlatma sadedinde yapılan bir açıklamadır.

Bana, “Hulûsi” adını vermişler.

“Kimdir Hulûsi” dediklerinde. “Benim” derim.

“Peki, sen kimsin” diye bana sordukları zamanda “BEN” kelimesi ile işaret olunan orijin varlığı, ben anlatamam!.

Yani, “Zat”ımı anlatamam.. O, orijin varlığa “Zat” adı verilir tasavvufta!..

“Zat”ımın sahip olduğu özellikleri yani sıfatları anlatmam mümkündür!. Yani, vasıflarımı anlatırım. Bir diğer ifade ile sıfatlarımı, anlatırım!.

Meselâ; “Hayat” sıfatına sahibim ben…

Hayatım olduğu için varım. Varlığım, hayatta olmamı açıklar!.

Demek ki, benim bir vasfım; Hayatta olmam!.

Yani, “Hayy” isminin manâsı bende mevcut olduğu için; Hayatta olan, canlı bir varlığım!.

Ben”im, bir vasfım bu!.

Sonra, aklım var, şuurum var!.

Şuûr, belli bir ilmin ifadesidir. Az veya çok!. Bir ilmin ifadesidir.

Demek ki, “ben”im bir ilmim var.

Bir vasfım da, ilim!.

Yani, “Alîm” isminin manâsına da sahibim. Böyle bir manâ da bende mevcut. “BEN” de!. mevcut!.

Sonra!. Bu ilmimi, bildiklerimi “açığa çıkarma, ortaya koyma” özelliğine sahibim. İster düşüncede, düşünce plânında açığa çıkarayım!. İster eylem plânında!. Bunu açığa çıkarma özelliğine sahibim

Yani, dilerim, isterim, irade ederim.

Demek ki, irade sıfatı da “ben”de mevcut!.

“Mürid” isminin işaret ettiği, “irade etme, dileme, arzu etme” özelliğim de var!.

Bu da, benim bir vasfım!.

Bundan sonra açığa çıkarttıklarımı, bir kuvvet bir kudretle meydana getiriyorum.

Demek ki, kuvvet ve kudretim de var!.

Bu, açığa çıkarmayı irade ettiklerimi, çıkartabiliyorum. Çıkması kudretle meydana geliyor.

Yâni, “Kadîr” isminin manâsı da, benim varlığımda mevcut.

Sonra!. Açığa çıkarttıklarımı algılayabiliyorum.

“Semî” nin manâsı, algılamaktır.

Ve, “Basîr”…

Algıladıklarımı değerlendiriyorum.

Yani, “ben”de “Basîr” sıfatı da var!.

Bütün bunlar, benim ana vasıflarım.

Ama, dikkat edin!. Gene de ana vasıflar dediğim, bu özellikler, vasıflar bendeki, “BEN”deki özelliklerin bir kısmı.

Bunun yanında acaba daha başka ne vasıflarım var?

Bunları açığa çıkartmadığım için belli değil!.

“Ben” dediğim, nasıl bir şey?

İşte bu, meçhûl!.

“Ben”deki, bazı özellikler biliniyor. Biliyorum!. Açığa çıkarmışım, tesbit etmişim ama, bunun ötesinde, “ben”de acaba neler var?.

“Ben”i görebiliyor muyum? “Ben”i algılayabiliyor muyum? Hayır!.

Sadece, “BEN”in varlığını tesbit ediyorum algılamakta olduğum özellikleriye, ilim özelliğimle.

Ben” var!. Bu özelliklerin mevcut olduğu bir varlık var!.

Ama, O nedir?.. Burası kapalı!.

Onu hiç bir bilinç ortaya çıkartamıyor.

Hiç kimsede O, ortaya çıkmadığı gibi; “Allah”ın “Zat”ı da hiç bir şekilde açığa çıkmaz; onun için konuşulup, tartışılamaz ve “Zat” hakkında hüküm verilemez!.

Bunun için de, Allah Rasulü;

“Allah’ın Zatı üzerinde tefekkür etmeyin!”, diyor.

Çünkü, Zat hakkında tefekkür ediyorum sanırsın; oysa Zatı üzerine değil, vasıfları üzerine düşünmektesin; bunun bilincinde değilsin!

Zira, saydığım bütün bu özellikler “Zat” daki yani, “Ben” deki belli özellikler, vasıflar!.

Orijinde ne var?. Meçhûl!.

“Allah” ismiyle işaret edilen, ilim sıfatından bildiğimiz, anladığımız kadarıyla, esması ile; yani, Allah’ın isimleri ile işaret edilen özelliklerle sayısız varlıkları yaratmıştır.

Bunları ne ile yaratmış?.

Zati vasıfları olan, İlim, İrade, Kudret vasıfları ile yaratmıştır.

Yani, bu özellikleri ile bunları yaratmıştır. Ama, bunları yaratan “Zat”, nasıl bir “Zat”tır? Sualinin cevabı burada yok!.

Zat’ın anlaşılması, Allah’ın Zatı’nın anlaşılması mûhaldir.

Bir ressamın eserlerini görebilirsin. Sayısız resimler yapar!.

Sayısız resimleri, kendisindeki sayısız özelliklere dayanarak yapar. Ve, Ressam’da daha ortaya koymadığı sayısız özellikler var.

Ama, bu özellikler nerede ve ne’de mevcuttur dendiği zaman;

“Ressamın “Ben”liğinde, “Zat”ında mevcut.” Dersin. Başka bir açıklama getiremezsin artık, mümkün değil!.

İşte, onun içindir ki, Allah’ın Zatı’nı anlayıp, idrâk etmek mümkün değildir.

Zatı ile şöyle yaptı, Zatı ile böyle yaptı. Zatımda zatı mevcut!.” türünden ifadeler dahi, aslında yetersiz ve kullanılmaması gereken ifadelerdir.

Kullanılıyorsa, bir şeyi anlatmak, tanımlamak amacı ile anlatılır. Ama, gerçekte kullanılmaz!.

 

Çünkü, Allah’ın Zatı, ifadeye, kelâma, düşünceye, tefekküre gelmez!.

Allah, bütün mevcudatı, kendi ilmi ile, kendi ilminden ve kendi yarattığı özelliklerle meydana getirmiştir.

O varlıkların hiç birinin elinde değildir, var olmamak ya da var olmak!.

Yaratan, hangi amaç ve gaye ile onu yarattıysa o, amacına göre görevini yapar. Bu, doğal kulluğudur. Ya da fıtrî kulluğudur.

Onun yaradılış amacı, sana vesile olmak, sana bahane olmak!.

Onun bu işte nasibi yoktur. Sana vesile olmak için yaratılmıştır. Görevini yapar ve gider.

Niye böyle?..

Allah onu, o amaçla yaratmış..

Mozaiğin bir kısmını kare şeklinde, salonuna döşemiş, bir kısmını da merdiven basamağında kullanmışsın!.

Sana soruluyor mu?. Niye, mozaiği kare şeklinde salonda veya merdivenin birinci basamağında kullandın, diye!.

Sana sorulmadığı gibi, Allah da “Malikel Mülk” olarak mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, yani, dilediğini dilediği amaca uygun olarak, dilediği görevle yaratır.

O, kulluk görevini yapar, vazifesini tamamlar ve geçer gider..

Neticede; Her birimiz, Allah’ın ilminde bize takdîr ettiği görevi ve yaşamı, yaşamak ve yerine getirmek üzere var olmuşuz.

Bu sebepten dolayı da, her hangi bir kişiyi suçlayamayız!. Kınayamayız!. Hor hakîr göremeyiz!. Dileriz ki, Allah ona da selâmet ihsan etsin!.

Ama, eder veya etmez. O gene Onun bileceği iş!. Niye etti veya niye etmedi de diyemeyiz!.

Eğer biz, ilim üzere isek şükrederiz. Çünkü, bize bunu takdir etmiş. Şükründen âciziz.

Biz seçip almadık, ilim üzere olmayı!.

Yok, ilim üzere değil de, delâlet üzere isek, gene hamdederiz. Çünkü, bize bunu takdir etmiş, bunu uygun görmüş. Ne söyleyebiliriz ki!..

Onun hâli bize nasip olabilirdi. Bizim hâlimiz ona takdir edilebilirdi.

Şimdi, bu konuyla bağlantılı olarak önemli bir konu daha var..

Kader konusu!..

Bizim, Kader konusunu anlayamamamızın en büyük sebebi;

Hep, çoktan Tek’e bakmaya çalışmamız!. Çokluk kavramından Allah’ı tanımaya çalışmamız!..

Halbuki, kendi varlığınıza, kendi bedeninize bakın!

Hiç, sizin beyninizin hükmetmediği bir şekilde parmağınız oynuyor mu?

Beyninizin hükmü olmadan, ayağınız, tırnağınız oynuyor mu, hareket ediyor mu?

Hep, beynin hükmü altında, bedendeki bütün hareketler!.

Bedendeki tüm hareketler beynin hükmü altında olur da, bütün bu kâinatın beyni hükmünde olan Allah’ın ilminin dışında bir şeyin olması mümkün olabilir mi acaba?..

Hem, “Allah’ın hükmü ve takdiri dilemesi olmadan yaprak kımıldamaz” deriz.

Ondan sonra da, kalkar insanları suçlarız. Hayvanları suçlarız. Doğayı suçlarız. Havayı suçlarız.. Yağmuru, denizi suçlarız!.

Öte yandan gelir tekrar; “Allah’ın ilmi, iradesi, kudreti, takdiri olmadan hiç bir şey olmaz” deriz.

Her şeyin Allahın hükmü ve takdiri ile olduğunu anlamışlardan Erzurumlu İbrahim Hakkı, “Marifetname” sinde, şöyle der;

Deme, şu niçin şöyle;

Yerincedir ol öyle!

Bak sonuna sabreyle,

Görelim Mevlâ neyler

Neylerse güzel eyler!.

 Âyeti Kerime’de der ki;

Siz bir çok şeyleri şer sanırsınız, halbuki onlar sizin için hayırdır… Hayır zannettiğiniz bir çok şeyler de, şerdir. Allah bilir, siz bilemezsiniz!.

Allah, kusurlu, hatalı, noksan iş yapar mı?

Allah’ın yaratmayıp da, başkalarının yarattığı neler var yer yüzünde?.

Eğer, her şeyi Allah yaratıyorsa!.. Allah, eksik, hatalı, kusurlu iş yapmıyorsa!. Biz de bir takım şeyleri, noksan, hatalı, kusurlu buluyorsak!.

O zaman bizim imânımız var mı?

Varsa, ne noktada, ne kadar?..

Bu suallerin cevaplarını biraz düşünelim!. Ona göre kendi yaşamımıza kendimiz yön vermeye çalışalım!.

*  *  *