Tecelliyat

Ahmed Hulûsi

GÖZDEN ÖZE - 1

Muhterem kişi;

Bil ki, bu satırlar menfaat duygularından sıyrılmış bir âlemde, huzur ve saadet içinde, sadece «Hakikat» tâlibi değerli kişilerin bazı gerçekleri idrak etmelerine vesile olmak için yazılmıştır.
Kitapçığımıza başlarken, sadece şu sözümüzle yetineceğiz:
Onlar ki Gerçeği idrak edemezler, elbette sizi anlayamazlar; sizi inkâr veya tenkit ederler. Gerçeği idrak etmiş olanlar kimseyi tenkit etmedikleri gibi, kimseyi dahi kusurlu görmezler!.
Yol boyunca birçok merhaleler katedip, çeşitli makamlardan geçecek, sabrımız nispetinde gerçeğe ereceğiz.
Kişi arzularını terkettiği zaman Hükmün âlemine; gelenlere razı olduğu zaman da rızaya ermiş kul mertebesine yükselir...
Çünkü, Emr âleminde ne yemek, ne içmek, ne uyumak; yani kısacası, istekle, madde ile alâkası olan hiçbir şey yoktur.
Ve TEK`in hükmünce, Efendimiz`in bizzat tatbik buyurduğu ve bize de bildirdiği şöyle bir sözü vardır:

«Herkese hitâbınız, aklı ölçüsünde olsun!.

İşte bu sebeple gerek devr-i risâlette ve gerekse daha sonraki devirlerde yaşamış olan «Bilenler» ve «İdrâk ehli», daima birçok önemli hususları mecaz yollu işaretlerle ile ifade etmişler, zevk ehli olarak yaşamışlardır.
Hiçbir zaman gerçekleri izah ve açıklama yoluna gitmemiş, kendilerine devrolunan bilgileri, "sırları" açıklamaksızın, bir sonraki ehil kişiye devretmişlerdir.
Bu yapacağımız yolculuk süresince, nasip olduğu kadar gerçekleri açıp izah etmeye gayret edecek; gerçeği, elden geldiğince idrakınıza takdime çalışacağız.
Seslenişe kulak verenlere, son defa şöylece hitap edelim, mevzua girmeden evvel:
-Oku ve idrâka çalış!.
- Mutlaka söylemek istiyorsan bir şeyler, önce kendini tanı!...
Bu bâbda bazı yanlış anlamalara meydan vermemek maksadıyla şunu da ilâve edelim ki, gerçeği bilen kişi için, yaratılmışlar arasında katiyyen tefrik yoktu... her varolan özel bir değerdir.

Muhterem kişi,

Bil ki, değerli veya değersiz ayırımı, tabirleri yaratılanlar arasında ve onlara göredir.
Yaradanın indindeyse sadece yarattıkları vardır!.
«Hayır» veya «şer» yaratılmışın indincedir!... Yaradanın indinde, hepsi birdir!..
İnsan, indini; yani, bana göre, bence, bana kalırsa gibi başlıklar altındaki izâfi şahsî görüş ve düşünüşlerini terkedip, aslına yönelişi; ve kendini Allah indinde eritişi kadar tekâmül eder!..
Bu sebeplerden dolayıdır ki, kâmil kişi mahlûkatta kusur veya hata görmez ve aramaz!.
Herkes, düşünebildiği, idrâk edebildiği nispette fiillerde bulunur; ve sonucunda da hak ettiği ile karşılaşır.
Biliyoruz ki, bu satırlarımız kimseyi huy ve sabit fikirlerinden fıtratları dolayısıyladır ki çevirmeyecek; fakat buna mukabil gerçeği idrak için, yitiğini arayan anlayış ehlinin, kaderlerindeki takdir edilmiş, aslî varoluş noktalarına dönmelerine bir vesile olacaktır.
Mevzûya, Efendimiz`in şu sözüyle girelim:

«Allah`ım, verdiğine hiçbir mâni yoktur; senin engel olduğuna da kimse bir şey veremez; senin kazânı(hükmünü) da kimse reddedemez!. Şüphesiz ki, her şeye kâdirsin ve dilediğini yaparsın! .»

Muhterem kişi,

Bil ki, mükemmel olarak yaratılmamış tek bir mahlûk yoktur!... "Var" diyenler, sadece kendi sınırlı anlayışlarını sergilemektedirler.
Yaratılmışın mükemmelliği şu sebeptendir:
Yaradılmış olanın güzelliği, mükemmeliyeti, yaratılış gayesine hizmetinden ötürüdür!.
İnsanlar, nefislerine hoş gelen şeyler için güzel; hoş gelmeyen şeyler için de çirkin veya fena tâbirlerini kullanırlar. Sonra da kendi akıllarınca mantık yürütüp,
«efendim Allah güzeli de yarattı, çirkini de. Tâ ki insanlar bundan ibret alıp, şükredenlerden veya sabredenlerden olsunlar diye..» derler.
Böyle düşünenler de zâviyelerince haklıdırlar, doğrudurlar. Çünkü bakış açıları, düşünüş seviyeleri onu gerektirmektedir.
Biz, şurası muhakkaktır ki, diyeceğiz, Yaradan, her şeyi güzel ve kemâl üzere yaratmıştır.
Ancak şu var ki, onlara bakanlar, gözlerindeki rengârenk camlı gözlükleri çıkarmak zahmetine katlanıp, gerçeği çıplak gözle görmek lûtfundan bulunsunlar. O zaman her şeyi daha iyi bir şekilde idrâk edeceklerdir.

Muhterem kişi,

Bil ki, yolumuz tefrik yolu değil, MUTLAK BİRLİK yoludur.
Bu yolda, kesinlikle ayırım yapmak yoktur!.
Bil ki, gerçeği idrâk etmeye çalışan bir kişi, asla yaratılmışlar arasında tefrik yapamaz!..
Olgun kişi de, mevcûdatı Hak`kın gözüyle seyredip, yaratılmışlar arasında fark gözetmeyendir.
Sana verilen emir, emanetlere hıyanet etmeyip, onlara hakkettikleri en iyi muamelede bulunman hakkındadır. Öyle ise, onların arasında nasıl fark gözetip, onları, bu şudur, bu böyledir diye hüküm verip damgalayarak, aralarında ayırım yaparsın.
Senin vazifen, sana verilen emre riayet edip her birine azamî derecede rıfk ve hilm ile yardımda bulunmandır.
Eğer onların arasında, Yaradanın indinde bir fark varsa, şüphesiz ki hüküm de O`na aittir. Bize düşen, haddimizi aşmamaktır, yalnızca!.
Yaratılmışlar arasında fark görmeyi kaldırdıktan sonra yapılacak ikinci iş, verenin huzurunda verilenlere vasıta olmaktır.
- Her ahval ve şartta, mutlaka, veren olmaya çalış!... Fakat hiçbir zaman karşılığını beklemeksizin yap bu işi. Hattâ karşılığını düşünmemeye dahi gayret et. Ve hattâ, Yaradanından bile bekleme bu karşılığı!..
Sadece, hayatının her anında iyiliklere vasıta olmaya çalış, karşılık beklemeksizin ve düşünmeksizin.
Yaratılmışlara senin aracılığın ile bir zarar gelmemesi için, elinden geldiğince gayret sarfet.
Daima yaratılmışların varoluş gayesini düşün; acaba, onlara ne şekilde bir iyiliğin erişmesine vesile olabilirim, diye... Ve bir sinek veya yaprağı dahi kendi nefsine tercih edecek hale gelmeye çalış.
Elindeki bir dilim kuru ekmekte gözü olan tok kişiye, istediğinde, günlerce açlıktan sonra bile olsa o bir dilimi verebilecek kadar ferâgat sahibi olabilmeye gayret et... Ki bu zâhirdedir... Dünyalıktır!.
Bütün ibadetlerinin ecir ve sevabını da, onlara ihtiyacı olanlara, kendine hiç pay ayırmayacak şekilde vermeye çalış. Bu da ukbâ ile ilgili ferâgatındır!.. Yaptıklarının karşılıklarından sıyrılışındır... Değil ki muhtaca yardım etmek!..
Daima çalış... Ama bu çalışman nefsin için değil, hepsi yaradanın birer emaneti olan mahlûkata yardım ve iyiliklerin onlara ulaşmasına vesile olmak için olsun.
Bil ki, insanlar dostu, menfaati, ihtiyaçları için isterler... Öyle ise kendine öyle bir dost seç ki, artık o, hiçbir yaratılmışa muhtaç olmayacak kudrete sahip olsun!.
Yaratılan ne vardır ki birbirine muhtaç olmasın?.. Ama onları Yaradan!..işte, O`nu "dost" seç kendine!.
Yönelişin O`na olsun... Ve ihtiyaçlarını da, eğer bîhaber, ise O`na arzet.!
Düşün, düşün ve gene düşün; düşündüğünün gerçeğine eremesen bile, hiç olmaz düşünenler arasına girersin.
Eğer, vukû bulan hâdiselerin hikmetini sezemiyorsan, hemen itiraz etmekten kaçın ve o işin sonunu beklemeye çalış!. Şüphesiz ki işin hikmetini sezinlemek o zaman daha kolaylaşır. Böylece, sen de cahilane isyanlardan korunmuş olursun.
Ne bir kusur işle; ne de af dilemek mecburiyetinde kal!.. Hattâ, kimsede kusur görmemeye gayret et.
Senin, bizzat arzularınla gelişen hırsın, senin şeytanın olmuştur!.. Arzuları kalmamış bir kişinin, ihtirasları da olmadığı için, şeytanı da müslüman olur!..
İşte bu hâle gelmiş bir er kişi olduğun zaman, bütün menfaat duygularından da sıyrılmış olacağından; ne sen bir yaratılmış olanı kırarsın, ne de onların sana bir zararı dokunabilir.
Yaratılmışlar çoğunlukla, kendilerine bir iyiliğin ulaşmasına vesile olanları sever ve hakikatten uzak iseler, verileni verenden bilirler!... Sen bil ki , veren verdirten hep O`dur!.
Bu sebep iledir ki, ne bir şeyinle öğün, ne de bir şeyine güven!. Güvendiğin, inancın bile olmasın; değil ki malın mülkün, evlâd veya ahbabın!.. Başına gelebilecek en küçük bir musîbet ile o çok güvendiğin inancın, kızgın güneş altındaki damlanın buharlaşması gibi gider de senden habersiz, sen hâlâ inancım var sanıp durursun.
Efendimiz buyurur ki:

«Kendisinden başka hak ilâh olmayan Allah`a yemin ederim ki, sizden biriniz cennet ehlinin ameliyle amel etmekte devam eder.
Nihâyet kendisi ile Cennet arasında bir zirâ`dan başka mesafe kalmaz!
Bu sırada yazı o kişinin önüne geçer!.. Bu defa o kişi cehennem ehlinin ameliyle âmel etmeye devam eder.
Ve yine sizden biriniz Cehennem ehlinin ameliyle amel eder, nihâyet kendisiyle cehennem arasında ancak bir zirâ mesafe kalır. Bu sırada yazı önüne geçer!..
Bu defa da o kimse cennet ehlinin âmeliyle âmel eder ve cennete girer!.

İşte bu sebepledir ki, ne bir şeyinle öğün ve ne de bir şeyine güven bu kısa süreli yaşantı devresinde.
Yaradanından sık sık af dile, istiğfar et. Ama, sözümüzü iyi anla!..
Sadece, bir papağan gibi, hep "Estağfirullah" veya "tövbe ya Rabbî" de, demiyorum!..
Gerçek tövbe, yaptığın işin hakikaten hatalı olduğunu idrâk edip, bundan pişmanlık duyduğun zaman edilmiştir. Bunun içindir ki, Efendimiz:

«Tövbe, nedâmettir»

buyurmuştur.
Eğer işlediğin kusur, bir yaratılmışa zarar vermek suretiyle olmuş ise, bu takdirde onun o zararını dahi telâfi edip, gönlünü almaya çalış... Ta ki, helâllık alabilesin.
Bir yardımda bulunmak suretiyle bir yaratılmışın sevinmesine vesile olman, şüphesiz ki her şeyden üstündür.
Gece yarısı, bir hastaya, bir saat yardım için yanında bulunman, senin binlerce gecelik yararlı ibadetin kadar hayırlıdır... Çünkü, yararlı ibadet, vaktini boşa geçirmenden hayırlıdır.
Boş vaktini bir muhtaca hasredip, onun o ihtiyacının zail olmasına çalışman suretiyle değerlendirmen ise farzdır.
Bundan dolayıdır ki, daima Yaradanın huzurunda, yaratılmışların gerçeğe yönelen hizmetinde olmaya çalış.
Hakikata ermişlerin indinde kişinin değeri, yaradanına yönelişi ve yakınlığı kadardır... Öyle ise yönelişin gerçeğe, aslına, Rabbine olsun.
Görünüş, şekil, yaş veya madde değil, idrak ve bilmektir önemli ve değerli olan. Öyle ise düşün, geçen zaman hangi gerçeği idrak etmeme vesile oldu diye. Ve cevabının üstünde dur

Muhterem kişi,

Bil ki, vâde tamam oldu ve vakit geldi!..
Artık, herkesin, MUTLAK BİRLİK yolu üzerinde buluşması vaktidir.
Bu yol öyle bir yoldur ki, bu yolda, ne mezheb ve ne de tarikat ayrılıkları bulunacaktır!.
Sarısı da, kırmızısı da, siyahı da, beyaz da birleşecektir. Kim, hangi renge, hangi ırka, hangi mezheb ve tarikata mensup olursa olsun; gayesi «ALLAH», yönelişi insanlık olduğu müddetçe bu yoldadır.
Bu yolda mevcûdat ve mahlûkat arasında tefrik yapmak yoktur. Mahlûkata zerre miktarınca da olsa zararın erişmesine vasıta olmak yoktur!.. Yolun yapılması icap eden tek şartı vardır:
-Yaradanın huzurunda, hep, daima, her şart ve durum ve halde, yaratılmış olanlara gerçeğe yönelişlerinde hizmet ve iyiliklerin onlara ulaşmasına vesile olmak.
Gurur, kibir, kendini üstün görme yanına yaklaşamaz bu yola ve yolcularına. Tembellik ulaşamaz. Çünkü onlar yaratılmışlara hizmeti vazife addetmiş, daima bunun için çalışmaktadırlar.
Başkalarını daima nefislerine tercih etmektedirler!. Bâtıldan uzaktırlar... Hurafeler ile de alâkaları yoktur.
Topyekûn insanlık âleminin huzur ve saadeti için çalışırlar... Zamanlarını boşa geçirenler değil, vakitlerini insanlık için değerlendirenlerdir onlar.
Onlardan daha zengin yaratık da yoktur; çünkü kanaat sahibidirler!..
Herkesi dinler, herkesi kendi varoluş gayeleri açısından haklı bulur; fakat gerçeğin seslenişinden gayrına kulak vermezler.
Bilirler ki, mevcûdat Yaradanın tecellilerinden ibarettir. Ve gene bilirler ki, tecelliler de her an değişmededir.

"O HER AN YENİ BİR ŞÂNDADIR." (55-29)

Bilinmez ki bir sonraki tecellînin ne şekilde zuhur edeceği.
Ve dolayısı ile bilirler ki, gözün gördüğü ve görmekten aciz kaldığı her şeyin hayâtiyeti vardır. Canlıdırlar, yaşamaktadırlar. Taş, toprak bile!.

"HİÇBİR ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HER ŞEY O`NU HAMD iLE TESBİH EDER! FAKAT SİZ, ONLARIN TESBİHİNİ ANLIYAMAZSINIZ"! (17-44)

Fakat, bu gerçek, hakikâte vâkıf olanlardan, idrak ehlinden gayrı tarafından anlaşılamaz!..
Gerçekleri, ya onlardan bîhaber olanlar örter, farkında olmaksızın; yahut da, o gerçekleri anlayıp idrak edemeyenlerin, o gerçeklere dil uzatmasını istemeyenler.
Bu sebep iledir ki, birçok idrâk ehli, gerçeklerin gizli kalmasını, açıklanmamasını tercih etmişlerdir.

Muhterem kişi,

Bil ki, cehennem şuurun ve bedenin, azâb duyacağı, cennet ise huzur bulacağı yerdir!.. Fakat orada ne odun vardır, ne de kömür!.. Cehennem, günümüz pozitif ilminin tasdik ettiği şekilde Güneştir!..
Dünya tüm içindekilerle birlikte gelecekte Mars`ı da içine alacak şekilde büyüyecek olan Güneşin içine gidecek ve orada buharlaşacaktır!..
Dünyadan, cennetler diye anlatılan yıldızların bir alt boyutundaki dalga âlemde yer alan sonsuz zevk ortamına gidemiyenler burada ebedî olarak güneşin içinde hapis kalacaklardır.
«Semûm» yani "zehirleyici radyasyon" olarak târif edilen güçlü güneş ışınımı insanların hologramik-dalga bedenlerini sürekli rahatsız edip, büyük azâblar çektirecektir.
Şeytâniyet vasfıyla anlatılan cinler dahi buradadırlar; ve güçsüz insan ruhlarıyla top gibi oynarlar.
Bir kısım cehennem ehli ise insanların amellerinden oluşmuşlardır.
Mecâzî ifadelerle anlatılan cehennemin gerçek ahvâlini burada anlatmaya kalksak hafsalalar almaz!..
Gerek Cehennem ve gerekse Cennet`deki yaşantı şekli rüyalarımızdaki yaşantı şekillerini andırır. Cennet ve Cehennem başka başkadır. Bunlar hep izaha muhtaçtırlar.
İnsanların anlayışına göre ifade edilmiş kelimelerdir!. Eğer bütün bunların gerçek anlamını açıklamak lâzım gelirse bu da çok uzun sürer, ki ona da burada imkân yoktur..

"Cehennem`in odunu da, kömürü de bizzat insandır", buyruğu ile;

"Allah Cennet`te hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir gözün görmediği, hiçbir dimağın düşünemediği şeyler yarattı kulları için"...

hadîsleri hep buna delâlet etmektedir.

"ONLARA RABLERİ TEMİZ BİR ŞARAP iÇİRİR." (76-21)

Buyuruluyor; Rableri, gerçek aşkı tattırır onlara, demektir bu!.. Nasıl ki, bal iman ile; süt, ilim ile -ki ilmi ledündür-; su, mârifetullah ile tevil edilmekte ise.

Muhterem kişi,

Bil ki, Kur`ân`ın bir tefsiri vardır, bir de gerçek anlamı.
Tefsir, çalışıp çabalama sonucu, kişinin uzun seneler sonunda elde ettiği ilim ile, zâhir mânâsının genişletilmesi demektir.
Gerçek anlamı ise, ancak Allah`ın "indinden ilim" ihsan ettiği RASÎH kişiler tarafından bilinir. Bunlar Rabbülâlemi`nin verdiği ilim ile, her bir âyet ve kelimenin gerçek mânâsını müjdelerler .

"ONUN TE`VİLİNİ ALLAH`DAN VE ONUN İHSANINA EREN PERDESİZ KİŞİLERDEN BAŞKASI BİLEMEZ." (3-7) *

Burada "Rasîh" kişiler diye belirtilen kullar, "ilmi ledün"e erdirilenlerdir... Perdesiz yaşayanlardır!... Gerçeğe ermiş kişilerdir!..
Onlar, kendilerine kimse ses etmeden gerçek yolu bulmuş kişilerdir.

"ONA DOKUNULMASA DA, O IŞIK VERİR KENDİLİĞİNDEN." (24-35)

Bu, Rabbinden bir lûtuf, fazl-ı ilâhidir...

"BU ALLAH`IN FAZLIDIR Kİ, ONU DİLEDİĞİNE VERİR." (5-54)

Ve, O`na sorulmaz da niçin bunu böyle yaptığından!..

"O`NA FİİLLERİNİN NEDENİ SORULMAZ." (21-23)

Bu arada şunu da ilâve edelim ki, bu âyetlerin bâtıni izahı var, diyerek zâhir hükümleri, emir ve nehiyleri yapmamak, sadece o kişilerin basiret yetersizliklerini ortaya koyar.
Bilirsin, bazı kişiler vardır bunlar sadece deryanın adını duymuşlardır; bütün bilgileri bu işittiklerinden ibarettir... Bazıları da vardır ki; denizi görmüşlerdir fakat yüzme bilmedikleri için ancak boylarına kadar kenardan girmişlerdir... Bazıları da yüzmesini bilirler ve açılırlar... Ve dahi bunların hepsinin fevkinde bir takım kişiler vardır ki; onlar âdeta deryadan bir zerre olmuşlardır... Açılırlar ve derinlere dalarlar, her zaman yeni yeni keşiflerde bulunurlar.
İnsanlarda gerçek ilme karşı böyledirler. Kimi sadece adını duymuştur. Kimi okur Kur`ân`ı ve emirleri yerine getirip, nehiylerinden kaçınmaya çalışıp, bu kadarı bana yeter der. Bu umum müslümanlardır.
Kimi de daha fazla çalışıp kendini bu inceliklere hasreder, onları öğrenmek ister. Bunlar da "Ebrar" diye bildirilenlerdir.
Kimi de kâbiliyetlidirler, istidatları vardır; Allah`da bazı hususiyetleri dolayısıyla onlara fazlını ihsan eder. Onlarda açılır derinliklere dalarlar. Sırları idrâk eder, bilirler. Bunlara "mukarrebun" derler... Seçilmişlerdir onlar!..

"ALLAH, DİLEDİĞİNİ KENDİNE SEÇER." (42-13)

Onlar, her şey ve herkes hakkında iyi düşünür ve kemâl üzere zanda bulunurlar!.. .

«Ben kulumun zannı üzereyim.» (Kudsî Hadis)

Buyruğunu, bilirler ve karşılarındakinin kim olduğunu bilerek, ona göre zanda bulunurlar.
Ama gene de, çok düşünürler zanda bulunurlarken... Çünkü, hatırlarından hiç çıkmaz bu âyet:

"BAZI ZANLAR VARDIR Kİ SUÇTUR" (49-12)

Muhterem kişi,

Bil ki, yaradan bütün mahlûkatını her an nice rızıkla rızıklandırmaktadır.
Önce zâhirde, birçok yiyecek ve içecekle maddeni rızıklandırmaktadır, bu bir...
Sonra, ilimle bilincini rızıklandırmaktadır, bu da iki.
Daha sonra, her an yeni bir tecellî ile cesedinde ve mânânda tecellî etmektedir, bu da üç!..
Bu daha derinleştikçe gider, ama şimdilik, biz bu kadar ile yetinelim; bu üç mânâ kâfi bize!.
Bu rızık, her mahlûkatın fıtratına en uygun bir tarzda onu bulmaktadır. Şüphesiz ki bu rızık ile o mahlûkat, her an bir nebze daha tekâmül eder ve aslına yaklaşır.!.
Bu rızık umumi ise de, herkes ancak kâbiliyeti ve istidadı miktarınca alır. Kabı büyük olan elbette daha fazla rızık almış olur. Tabiî ki bu kişinin vüs`atincedir.

"DİLEDİĞİNE HESAPSIZ RIZIK VERİR." (2-212)

Âyetinde bu incelik vardır.
Efendimiz yağmurun yağdığı üç çeşit topraktan bahsetmişti. Yağmur, yağarken, hiçbir şeyi diğerinden ayırmaksızın, hepsine eşit şekilde yağar!...
Eğer bu yağmur kayaların üstüne rast gelirse üstünden akıp gider, çünkü kaya ve taşların istidadı suyu emmek değil, üstünden akıtmaktır.
Bazı topraklar da vardır ki, suyu muhafaza eder - havuz, kuyu gibi de halk onunla faydalanır, kendileri içerler, hayvanlarını sularlar, ekinlerinin sulanmasında yararlanırlar.
Bazen de verimli bir toprağa yağar ki, bu toprak suyu emer ve onunla nice nebatın yetişmesine vesile olur.
İnsanlarda fıtratlarına göre çeşit çeşittir.
Kimi hikmetten, yaradanın uyarılarından anlamaz, dinlemez!.
Kimi onlardan yararlanır; ama ancak kendisini kurtarabilir, başkasına faydası olmaz!.
Kimi de onlardan kendisi faydalandığı gibi, pek çok insanı dahi faydalandırır.
Öyle ise kendini şöyle bir kontrol et bakalım, bunlardan hangisine daha ziyade benziyorsun?

Muhterem kişi;

Bil ki, vazifen hem kendine, hem de çevrene faydalı olmaktır!.
Bilirsin ki, bu dünyada bakî kalmış kimse yoktur. Bütün yaratılmışlar doğarlar ve tekâmüle başlarlar, fıtratlarına göre tekâmül ederler ve bu tekâmüllerinin sonunda da asıllarına rücû ederler.

"SÖYLE, HEPSİ PROGRAMLARI DOĞRULTUSUNDA HAREKETLERDE BULUNURLAR." (17-84)

Efendimiz buyuruyor:

«Herkes ne iş için yaradılmış ise, o fiillerde bulunur; kendisi için ne kolaylaştırıldı ise, onu yapar!.

Ve artık o kişinin âlemi de fiillerinin gerektirdiği yer olur.
Bu dönüşü yapan kişi, Rabbin emir ve nehiylerine uygun olmayan bir hayat sürmüş ise, ne olur?..
Şüphesiz ki her ortam için ayrı mahlûk yaratılmıştır. Gül bahçesi için bülbül, gübre yığını için pislik böceği, ateş için semendel.
Bu saydığımız üç ayrı mahlûkta birbirlerinin hoşlandıklarından hoşlanmaz. Hepsi zıtlardır birbirlerine. Biri ateşe girince yanar; öteki, güle gidince kokusuna tahammül edemeyip bayılır.
Renkler gibidirler... Kimi siyah, kimi beyaz!..
Öyle ise, senin aslın hangisindense, onu gerektirecek işleri işler; böylece, aslına rücû edersin!.
Ama bazı büyükler vardır ki; zıtları cem ederler!...
Kapasiteleri geniştir onların!.. Bütün zıtları cem ederler de içlerinde, gene de haberleri bile olmaz!. Hepsi, birdir onlarda!. Ne yeşildirler, ne siyah, ne de beyaz. Onların renkle alâkaları kalmamıştır ki artık. Renksizdirler.!
Fakat , buna rağmen, Allah`ın hükmüyle zâhir olurlar. Onlar:

"ALLAH DE, ÖTESİNİ BIRAK." (6-91)

Emrinin gerçeğini idrâk etmişlerdir.
Bilirler ki görülen her şey, Yaradanın tecellîleridir. Sıfatlar dahi tecellîleridir. Ve hepsi tek bir zâttandır ki , O ALLAH EKBER`dir!..
Öyle olunca, tefrik yapmamak gerek aralarında yaratılmışların... Yani, tefrik yapmamak aralarında gerek tecellilerin.
Onun için buyrulmadı mı Kur`ân-ı Kerîm`de:

"ONUN NEBİLERİ ARASINDA HİÇBİR AYIRIM YAPMADILAR." (2-285)

Yani, hepsi de aynı kaynaktan gelmekte idi!..
Yani, gözün değişik gördüğü, ampullerin büyüklükleri ve şekilleri ve verdiği ışıklardı!. İdrâk ehli olmayan, bunların hepsi de başka başkadır, dedi..
Rabbin gerçeği idrâk ettirdiği kullar ise, evet, bunların büyüklükleri, şekilleri, verdikleri ışık başka başka; ama bu, ampullerin o kapasite ve özelliklerle yapılmalarından ötürüdür, dediler...
Gerçekte ise hepsinin enerjisi birdir!.. Elektriktir asılları!.
Ama, basîret ehli olmayan göremez ki elektriği... Sadece ampulleri görürler ve hükümlerini verirler.
Halbuki elektrik görünmez ki!. Sadece, yapmış olduğu işleriyle kendini belli eder.
Öyle ise yaratılmışların, tecellilerin, aralarında tefrik olmamasının sebebini azâmi derecede izaha çalıştık demektir.
Eğer bugüne dek bunu idrâk etmediysen, artık bugün anlamaya çalış, ibret al.

"BU MİSALLERİ İNSANLAR ÜZERİNDE DÜŞÜNSÜNLER DİYE VERİYORUZ." (59 - 21)

Hâlâ bir şeyler elinden gelmiyorsa... Şüphesiz ki , Rab dilediğini yapar.
Bunu idrak edince artık kul, razı olur Rabbinden... Ve der, sen dilersen azaba dûçar edersin, dilersen bağışlarsın!. Diler cennete huzur âlemine sokarsın, dilersen cehennemine azaba atarsın. Şüphesiz ki onlar senin kullarındır.
Ve o, yine Rabbini zikretmekte devam eder.
Rabbinin tecellilerini düşünür, Rabbinin zâtı üzerinde tefekkürden kaçınır, sadece «O EKBER»dir, der.
Rabbin tecellileri için de "Ekber" kelimesini kullanmaz. Bilir ki «Ekber», gerçekte sadece "ALLAH"tır; Zâtına mahsustur. Tecelli kebîr olabilir.
Ve artık Rabbın tecellilerinin gerçeğini de idrak etmiştir.
Hiç birisini ne inkâr eder, ne de tenkit!..
Belli bir inanışla, itikatla da kayıtlanmaz!. Onun için, sadece özü olan Rabbini, aslı olan Hakikatı ve Efendimiz`i bilir!..
Ve dahi bilir ki;

"ALLAH DİLESEYDİ, ELBETTE BÜTÜN iNSANLARA HİDAYET EDERDİ." (13-31)

Eğer böyle olmuş olsaydı, bir kısım esmâ-ı ilâhiler nasıl tecelli ederdi!.
«Eğer siz günah işlememiş olsaydınız, Allah yeni bir kavim yaratır, onlara günah işletir de sonra tevbe ettirirdi.»
Buyruğunu hiç işitmedin mi?
Artık o kişi, toleransın son merhalesine ulaşmıştır. Ne bir kimseyi kusurlu bulur, ne de suçlu!..
Bunlara rağmen haliyle ne gururlanır, ne de güvenir. Çünkü bilir ki, ona bu işi yaptırtan, bu tecelliyi ihsân eden hep Allah`tır.
İşte bu vakitte, bu "renksiz kişi" şöyle der:

(ŞÜPHESİZ Kİ BEN, GÖKLERDE VE YERDE TECELLİ EDENE HANÎF OLARAK YÖNELDİM. ŞİRK KOŞANLARDAN DEĞİLİM.) (6-79)

Artık onun, ne bir isteği kalmıştır; ne de, bir hâlinin değişmesini istemek suretiyle isyanı!..
Haddine mi düşmüş bundan sonra hâlinden memnun olmayıp onun değişmesini dilemek. Hemen işitir;

«Benim kaderime razı olmayan, benden gayrı bir TANRI seçsin kendine.!»

Daima hâlinden memnun ve razıdır.

ALLAH ONLARDAN RAZI, ONLAR DA O`NDAN. (98-8)

Tecelli etmiştir artık onlarda! .
Efendimizin dayızadesi Hz. Sa`d`ı (selâm o`na) işitmedin mi?..
Ömrünün son yıllarında gözlerinde, görememe hâli zuhûra geldi.
Efendimizin duası berekâtı ile hiçbir duası yoktu ki, anında icâbet olmasın... Dediler;
-Allahû Teâlâ`ya niyaz etsene!..
Cevabı, her idrâk sahibinin kolay erişebileceği, bir noktadan değildi:
- Allah`ın kazasını gözümden ziyâde severim!.
O kişilerden artık Rabbin «hilmi ve ilmi» tecelli etmeye başlar.
Onlar da tedbir alırlar...
Derler ki, tevekkül ehli tedbir almaz!. Onların tedbirleri de kendi yönlerinden yok mudur?
Onların tedbirleri de tevekkülleri değil midir?
Sadece, onlar bilirler ki, tedbir takdirdendir!..
Yani, senin, o anda tedbiri almış olman veya aksi kaderin icâbâtındandır!.
Ancak, sen, kaderini, fiilini işledikten sonra öğrenebilirsin; ve bu yüzden kaderi suçlamaya hakkın olmaz.
O halde, o anda öyle bir tecelli zuhûra geleceği içindir ki, o öyle bir tedbire başvurmuştur veya vurmamıştır. Eğer ehli isen anlarsın.
Bütün bu gerçekleri idrâk;

"YARADAN KİMİN SÎNESİNİ İSLÂM`A AÇARSA." (39-22)

Âyetince, bu, ancak, o gerçeği idrâka programları îcâbı mütemayil kişiler için mümkün olur.

*  *  *