Sistemin Seslenişi -2

Ahmed Hulûsi

"TANRI" ADINA

Anlayışı sınırlı ve anlayışı kıtların bu yazı hakkındaki “anlayış dehâsı” olan eleştirilerinden sığınağımsın “ALLAH”ım!.

Beceremedim, Çin hikayesindeki, delilerin arasına düşmüş akıllının huzura ermesi için, delileşmeyi kabullenmesini!

Kendimi, tımarhanede gibi düşünüp; etrafa bakışımı kapamaya çalışıp; geçmişe dönük kendimi seyrederek, eleştirmeye gayret ettim.!.

Eskilere uzandım…

15-17 yaşlarındaki ateist günlerime…

O zamanlar düşünüyor ve içinden çıkamıyordum, yukarıda bir tanrı olabileceği fikrinin!

Evrensel gerçekler yanında, gökte bir yerlerde tanrı olabileceği fikri, bana çok ilkel geliyordu!. Hele onun yolladığı, postacı türünden bir peygamber ya da elçisi!.

Kabullenebildiğim tek gerçek, ortada, algıladığım bu evrenin mutlaka bir yaratıcısının olabileceği idi!. O zamanlar, bir yandan kendi kendime ve kurslarda öğrendiğim İngilizce’mle ders veriyordum lise talebelerine. Diğer yandan da dublaja gidip gelmeye başlamıştım…

17 yaşında iken Eylül 10’unda babam terki dünya etti âniden!.

Üç gün sonrası Cuma idi… Mekke’de doğduğunda Kâbe eşiğine konulup, orada âdet olduğu üzere kendisi hakkında hayır dua edilmiş annem rahmetli Adalet yalvardı bana; “Ne olur Cuma namazına git de, baban için dua et” diye…

Evimizin karşısındaki Cerrahpaşa Câmiine gidip, bir yabancı gibi en arkada sağ köşeye çekilip ezanı beklemeye başladım.

Derken ezan okunmaya başladı… İçime bir hüzün çökmüştü nedenini bilmediğim.

Sanki, bir ses derûnumdan sesleniyordu bana…

“Dünyanın boşluğunu, her şeyin basitliğini ve sürekli tekrarını görüyorsun… Bu seni mutlu etmiyor, tatmin etmiyor. Gel bir de bizi dene!. Pişman olmayacaksın!”

Bir anda kafamın içinde düşüncelerimin değiştiğini hissettim ve karar verdim… Artık Müslüman olacak, 5 vakit namaz kılacak; abdestsiz yere basmayacak; Din’in ne olduğunu öğrenecektim.

Cuma namazından çıkıp eve geldiğimde ve hemen girişte, kapıyı açan anneme bunları söylediğimde gözünden yaşlar akmaya başladı… Çok mutlu olmuştu!

Sonra ikindi ve akşam namazına gittim ve karşı komşumuz rahmetli Cemal Abi’mize sordum, sende hiç İslâm’ı anlatan iyi bir kitap var mı?

Bana, Diyanetin çıkardığı 11 ciltlik Sahihi Buhari tercümesini verdi hemen… Bir solukta bitirmiştim 11 cildi!.

Dünyam değişmişti bir anda… Sanki o devirde yaşıyordum… Ben de Rasûlullah ailesinden bir fert olmuştum, o hadisleri okurken… Sanki aralarında dolaşıyordum.

Bu arada hadislerde ne okuyorsam hemen uygulamaya geçiyordum…

Her okuduğum “kelime” olarak yâni “zâhir” anlamıyla kafama giriyor ve yerini alıyordu.

Her gün oruç tutuyor, sabah namazlarında bazen câminin kapısını ben açıyor; hatta bazen de o gudubet akortsuz sesimle, var gücümle insanları uykusundan ediyordum minâreden ezan okuyarak; Tanrıma yaranmak için!.

Ateistlikten, mekân veremediğim gökteki Tanrıma tüm kalbimle inanır hâle dönüşmüştüm.

Harama bakmamak için, kadınların yüzüne bakmıyordum!. Komşulara kızıyordum başları açık olduğu için, bu yüzden cehenneme gideceklerini pencereden bağırıyordum onlara. Hep Tanrım için yapıyordum bunları!.

Artık tüm günlerim evde kitap okumakla geçiyordu neredeyse… Diğer bir komşumuz Elmalı’nın tefsirini vermişti 8 ciltlik, onu ve bulduğum sâir hadis kitaplarını okuyordum devamlı. Arada bir de gidip İngilizce Ders verip üç-beş kuruş alıyordum.

Artık tem amacım, Tanrıma iyi bir kul olup, Rasûlullah yolunda insanlara hizmet vermek idi.

Tabii bu arada öğrendiklerimi devamlı sorguluyor, sorular çıkartıyor, cevaplarını arıyordum… Hattâ bu arada, dünyanın düz olduğuna; Nil’in dünya düz olduğu için ekvatora doğru aktığına bile inanmıştım sâfiyet ve güven duygusu içinde, “DİN”i anlatanların doğru söyleyeceğine inanarak.

Sorularım hiç bitmediğinden, beni önce Rahmetli Gönenli Mehmed Efendi ile, sonra da Rahmetli Medine’li Seyyid Osman Efendi ile tanıştırmışlardı.

Osman Efendi ile çok kısa sürede dede-torun gibi olmuştuk… Çok sevmişti beni nedense!. Çok gizli bilgiler anlatmaya başlamıştı bana.

Bu arada ben de artık tasavvuf kitapları okumaya başlamıştım… Abdulkâdir Geylânî, İmam Gazalî, Muhyiddin A’râbi, Şahı Nakşıbend ve daha nice zâtların eserleri benim bakış açımı tamamıyla değiştirmeye başlamıştı… “ALLAH”ı fark edip, “tanrı” kavramından uzaklaşmaya başlamıştım artık.

Öyle ki…

O sıralar beni götürdükleri Rahmetli Mehmed Zâhid Kotku Efendi ile, Erenköylü Sami Efendi’nin, benim “vahdet” anlayışıma uzak düşen; daha ziyade, -belki de bulundukları ortam veya zaman şartları dolayısıyla- “zâhir” ve “kesret” ağırlıklı sohbetleri tatmin etmemişti beni...

Ben derin “vahdet” sohbetleri arıyordum…

Bu arada 106 yaşındaki bir Nakşi şeyhi, câmide beni görmüş, yanına çağırmış, bana şu teklifi yapmıştı…

“Yüz bin İhlâs (kul hu Vallahi) oku ve yanıma gel”…

Bunu dedi, ben başladım ve 20 günde tamamladım yüz bin İhlâs’ı; ama bir daha göremedim onu, zîrâ dünyasını değiştirmişti o arada…

Artık, “zâhir”e ve “şekil”e dönük değerlendirmelerim değişmiş; her şeyi “vahdet” anlayışı açısından sorgulamaya ve değerlendirmeye başlamıştım… Bu arada, bu anlayışın ve hissedişin sonucu olarak “TECELLÎYAT” isimli kitabı yazmıştım.

Bugünkü düşüncelerimin tohumuydu o kitap!. Yeşerdi o tohum, şu ana kadar yayınladığım kitaplar dalları oldu; yaprakları savruldu İnternetle dünyaya!

Evet yıllar sonrasında, gördüm ki…

Benim o ilk yıllarımdaki üzere, insanlar genellikle, Kur’ân-ı Kerim’in kelimelerinin yalnızca “zâhir” anlamı üzerinde duruyor; Kurân ı anlamak, ne vermek istediğini düşünmek yolunda hiç gayret etmek istemiyorlar!.

“Kapıkulu” olmak hoşlarına gidiyor, düşünerek hareket etmek; anlamak için sorgulamak yerine!.

Kelimelerin, anlatılmak istenen anlamların kılıfları, giysileri olduğuna hiç dikkat etmiyorlar!.

Harama bakma!” komutunun, gözle bakmak değil; “haram olanı arzulamamak” anlamında olduğunu düşünemiyorlar!. “Nesne”nin değil, “kendi hakları olmayan nesneyi arzu etmenin” haram olduğunu fark edemiyorlar!.

Fâil’e değil fiile buğz” şeklindeki İslâm’ın EN ÖNDE GELEN temel prensibi hiç anlaşılmamış!.

Hz. Ebu Bekr ve Hz. Âli’den günümüze kadar gelip geçmiş ve İslâm’ı sırtlayıp bu günlere taşımış olan tasavvuf düşüncesi ve ehlinin kıymeti hiç bilinmiyor!.

Tam bir kör dövüşü sarmış ortalığı!.

Herkes kendini, geçmişteki bir din âlim veya ârifinin muhâtabı etmiş ve kendini onunla kayıtlamış; kimse, Kur’ân ve Allah Rasûlü’nün DİREKT muhâtabı olduğunun farkında değil!.

Hele hele o günlere gelmişiz ki, Tanrı adına, neredeyse insanlar katledilecek!.

Tanrı adına kendilerini “tanrı halifesi” ilân edenler, “tahakküm duygularını tatmin için”, neredeyse insanları kamçıyla câmiye sokup, oruç tutturup, baş örttürtecekler!.

Öte yandan, hem İnsan haklarından söz ederken; insanların, neredeyse yatak odalarına kadar her yeri “kamusal alan” ilân ederek; hani idiyse aldıkları nefesi bile dinleyip, emir-komuta zinciri içinde yalnızca kendi arzularını uygulatmak isteyen; İran tipi “cumhuriyet” veya eski Doğu Almanya tipi “demokratik”lik özentisi içinde olanlar var!.

Tanrım aklıma mukayyet ol!

İnsanların, birbirlerine ve haklarına saygı duyacağı, hiç kimsenin bir diğerinin kişisel haklarına tecavüz etmeyeceği bir ortamı göremeyecek miyiz?…

Yoksa buna lâyık olmadığımızı mı düşünüyorsun!.

Her topluluk lâyık oldukları tarafından yönetilir” mi diyorsun?…

23.5.1999