Cuma Sohbetleri

Ahmed Hulûsi

SİSTEM

 Antalya, 14 Şubat 1997

Kesin bir gerçek var. O da şu:

İnsanlar fâni. Bugün var, yarın yok!.. Ama İlim, Bâki!..

Hz. Ebu Bekr’in bir sözü var, çok önemli:

“Her kim Muhammed’e tapıyorsa, Muhammed öldü. Her kim Allah’a imân ediyorsa, gereğini yapmaya devam eder.”

İşte bu!. Ana gerçek...

Siz bugün varsınız, yarın yoksunuz!. Ben bugün varım, yarın yokum!. Ama, önemli olan; İnsanların gerçekleri, bu ilmi anlayabilmeleri!..

Bir pınardan su fışkırmış. Bu pınardan fışkıran su 1400 seneden beri akıp geliyor, yol buluyor. Bireylerden akıp geliyor.

İnsanlar dünya üzerinde yaşadığı sürece de, bu su bir yol bulup akmaya devam edecek.

Dolayısıyla, de ki:

“Bizim ihtiyacımız suyadır, musluğa değil!. Musluk, altın kaplama olmuş, bronz olmuş, sarı olmuş... Musluklar hiç önemli değil!. Biz, suya bakarız.”

Su geldiği müddetçe hayatiyetimiz de devam edecektir. Yaşamımız, güzelliklere doğru, inşaallah devam edecek demektir.

İşte bu sebeple önemli olan sudur!... Musluk değil!

Ancak burada anlamamız gereken çok önemli olan bir nokta var:

İslâm Dininde Ruhban sınıfına yer yoktur. Dünyada ise ruhban sınıfı daima olmuştur ve olacaktır.

İslâm dininde ruhban sınıfına yer yoktur..

Daha doğrusu, Âyeti Kerimeye göre:

“Lâ ruhbaniyete fiddiyn.”

“Dinde ruhbaniyete yer yoktur”.

Ruhbaniyetle birlikte ruhban sınıfı da yoktur. Yani, İslâm Dininde, din adamları sınıfı olmaz!.

Şimdi bakın, çoğunuz bu sözlerimi Hz. Muhammed’in getirdiği dinde diye anlıyorsunuz. Halbuki, âyet-i kerime; “lâ ruhbaniyete fiddiyn” diyor, değil mi? Yani, Din’de!..

Din, ne demektir?.

“DİN”, Allah’ın yaratmış olduğu sistem ve düzendir.

Allah’ın yarattığı sistem ve düzen içinde, din adamları sınıfına yer yoktur demektir.

Din, hükümlerinin geçerli olduğu devri kapsar. Yani sadece, Adem’den şu güne kadar olan zaman dilimlerini kapsar olmaması gerekir.

Niçin “din adamları” sınıfının dinde yeri yoktur?.

Çünkü din, insanlara, toplumsal düzen kurmaları, çeşitli sosyal sınıflar oluşturmaları, saltanat kurmaları ve böylece de birbirlerine hükümranlık tesis etmeleri için gelmemiştir.

Din esasında, gelmemiştir. Din, bildirilmiştir!

Allah’ın yaratmış olduğu sistem ve düzen, Rasulü tarafından insanlara bildirilmiş, açıklanmış, tebliğ edilmiştir…

“Allah’ın yaratmış olduğu böyle bir Sistem ve Düzen var!. Siz, bu Sistem ve Düzeni anlayarak kendinize ona göre yön verin ki, neticede pişmanlık duymayasınız” diye insanlar uyarılmışlardır.

Açıklamaya çalıştığım bu husus çok önemlidir.

Bugün tartışılan pek çok konunun çözüm anahtarıdır.

Allah, yeryüzü yaratılmadan evvel, ezelde bir Sistem ve Düzen içinde bu âlemleri yaratmıştır. Dünyanın yaratılışı ise, bu sistem ve düzende bir değişiklik meydana getirmemiştir,

“lâ tebdila li halkillah”!

“Allah’ın halkettiği sistemde değişme olmaz” Hükmü, bu sistem içinde çalışmaktadır.

“ve len tecide li sünnetillâhi tebdiylâ”

“Allah’ın sünnetinde değişiklik olmaz!”

İşte “bu sistem”, Rasuller ve Nebiler aracılığı ile insanlara tebliğ edilmiştir.

Sen bugün için dünyada her hangi bir şekilde varsın; ama, yarın öbür gün bu dünya ile alâkan kesilecek, başka bir boyutta yaşamaya devam edeceksin.

Daha sonraki evrelere kendini hazırla. Çünkü, Allah böyle bir sistem ve düzen oluşturmuş. Sen kendini bu sistem ve düzene göre yetiştirmezsen, ölümden sonraki yaşamda büyük sıkıntı ve ıstıraplara düşersin.

Rasuller insanlara bu gerçekleri bildirmiş...

Bu bildirim nasıl yapılmış?.

“eyyühen nâs” “Ey insanlar” denerek. Falanca millet, falanca kavim denerek değil!. “Eyyühen nas” “ey insanlar” şeklinde hitap var.

Çünkü, bütün insanların, içinde yaşadıkları sistem ve düzenin kurallarını bilmek ve ona göre kendilerine yön vermek hakları vardır.

Dolayısıyla, “DİN”in yani, Allah’ın yaratmış olduğu sistem ve düzenin muhatabı da din adamları değildir. Yeryüzünde yaşayan her ferttir!. Tek tek!..

Ve buradaki önemli ikinci nokta da şudur:

Her ferde, bu sistem ve düzen bildirilirken insanların kendilerini kurtarabilmeleri, geleceğe güzel bir şekilde hazırlanabilmeleri için de bu teklifler getirilmiştir.

Yani, şunları yaparsanız, yararını görürsünüz, kârlı çıkarsınız. Yok, ihmal ederseniz, neticesinde de siz kendi kendinizi cehenneme atmış olursunuz, diye bildirilmiştir, Kurânda!.

Buradaki teklifler tek bir paket değildir.

“Bunların hepsini yaparsan cennete gidersin, yapmazsan cehenneme gidersin.”

Böyle bir şey “DİN”de yok! Rasulullah’ın tebligatında yok!

Nasıl ki; Bir dönem ders çalışılır, imtihana girilir, ve imtihanda çıkan sorulardan bir kısmına doğru cevap verilebilir ve o kadarının karşılığı not alınırak, sınıf geçilirse; aynı sisteme benzer olarak İslâmiyette de, İslâm “DİN”ine göre insanlara çeşitli teklifler getirilmiştir.

Namaz, oruç, hac, zekât, yalan söylememek, iftira atmamak, gıybet etmemek, başkasının hakkına tecavüz etmemek, yetim hakkı almamak, hanımlar için başlarını örtmek gibi.

Bunların hepsi getirilmiş tekliflerdir. Bir kişi bunlardan yapabildiği kadarını yapar, yapamadığı, onun kendi eksiğidir.

Bunların hepsini yapacaksın, yapmazsan hepsini birden, diğer yaptıkların geçersizdir; diye bir şart yoktur. Sen, yapabildiğin kadarını yaparsın ve bunun karşılığını da alırsın.

Kişi, yaptığının veya yapamadığının hesabını kimseye vermek zorunda değildir.

Çünkü, hesap verilecek din adamı sınıfı yoktur İslâm dininde!..

Din Profesörü, din âlimi, imam, müftü, şeyhülislâm... Böyle şeyler yoktur İslâm dininde!.

Her ferd direkt Rasulullah’a muhataptır, Kurâna muhataptır.

Kurân teklifleri Allah Rasulü tarafından açıklanmıştır. İsteyen tatbik eder, istemeyen etmez! Bunlardan sorumlu olan insanın başında, bir din adamı sınıfı yoktur. Olamaz!.. Böyle bir şey, uydurmadır!.

Hiç kimse, hiçbir insan, hiçbir ferd;

“Efendim, ben falancadan fetva aldım, ben filânca şeyhten duydum, filânca müftüden duydum, onun için böyle yaptım” diyerek mesuliyetten kendini kurtaramaz!.

Bunu çok iyi anlayın! Çevrenize de anlatın!

Hiç kimse, hiç kimseyi bahane ederek, bana yanlış bilgi verdi diyerek, kendini kurtaramaz!. Sistemde mâzerete yer yoktur.

“At buradan kendini aşağı!.” diyen adama inanır da dokuzuncu kattan aşağı kendini atarsan, kemiklerinin kırılmamasını bekleme!. Aşağıdaki mermerden de, merhamet dilenme!..

“Atladığımda bir şey olmayacağını söyleyen adama ben inanmıştım!.” demenin de bir yararı yok artık!.

Yanlış adama sormanın pahasını bütün kemiklerin kırılarak ödersin!.

İslâm dininde din adamları ve sınıfı yoktur!.

İslâm dininde istişare vardır!.

Bildiğini düşündüğün kimselerle istişare eder, danışırsın; fikrini sorarsın!. Ama sen, kendi aklınla kendi mantığınla, kendi vicdanınla yolunu çizersin. Ve, sonucuna da katlanırsın.

Bana sorarsanız, fikrimi söylerim, fetva verme hakkım yoktur!.

Fetva veremem, fetva verme olayı yanlıştır ve bâtıldır, geçersizdir!.

Fetva vermek demek, Allah adına konuşmak demektir.

Ben, Allah adına konuşamam!.

Ben, Allah Rasulü adına konuşamam!.

Ben, çalıştığım konuda, yaptığım çalışmalar kadar, etüd ettiğim kadar, kişisel kanaatimi söylerim ve benim görevim orada biter.

Otomobil konusunda; “şu arabanın motoru nasıldır?. Performansı, gücü nedir? Yeterli midir” diye sorar, danışırsan, Ve, benim de, bu konuda bir fikrim varsa…

Arabanın motoru, kaportası, aksesuarı vs hakkında bilgi verir, fikrimi söylerim.

Yahut bilgisayar konusunda danışmak istiyorsan, bilgisayar hakkında bilgimi söylerim.

Ya da, “DİN” hakkında sorarsın, fikrimi söylerim.

Ama, benim bütün bu tavsiyelerim, sözlerim kimseyi bağlamaz!.

Çünkü, herkes kendi aklı, fikri, idrâkı ile kendi yolunu çizecek, sonuçlarını da kendisi yaşayacaktır!.

İşte Allah’ın yaratmış olduğu sistem ve düzen budur.

Hiç kimsenin Allah adına, din adına, şeriat adına diyerek bir başkasını yargılama hakkı yoktur.

Sen, birinin malını gasp ettiysen, bu olay, toplumsal hukuk açısından yargılanacak bir suç oluşturur.

Bu toplum seni, onun hakkını çaldığın için yargılar. Toplumsal hukuk açısından, toplum düzeni açısından yargılar.

Allah adına, din adına yargılama yapılmaz!

Din, Allah’ın ezelde yaratmış olduğu bir düzendir.

Bunun bildirilmesindeki amaç, kişinin içinde yaşadığı sistem ve düzeni anlaması, ona göre kendini geleceğe hazırlamasıdır.

Ahirette yaşanılan şartların dehşetinden, âlemin yaşamından söz ederek , Âyet-i Kerime diyor ki:

“o günde kadın kocasından, koca karısından, ana evlât birbirinden kaçar.”

Yani, herkes ferden ferdadır.

Orada, normal bir gelişin, akışın gereği olarak, bir takım kavramlar yok artık!. Yedi kat ceddin, deden ninen ile yedi kat torunun ve sen aynı yaştasın aynı ortamdasın… Bunu iyi anlamaya çalış!. Artık orada, bir takım değer yargıları vs. yok! Herkes kendi başına!.

Din ferde gelmiştir, devlete değil!, Topluma değil!. Rejimler kurulsun diye değil!.

Hz. İsa, bu gerçekleri anlatıyordu insanlara ve diyordu ki;

“Kendinizi göklerin krallığına, yani âhiret âlemine, oranın güzelliklerine hazırlayın”!

O, bunları söylerken, bir Barabbas çıktı ortaya!.

Barabbas, Yahudilere karşı bir tepki ile gelen bir grubu temsil ediyordu. Ve, İsa’ya dedi ki:

“Sen bizim başımıza geç. Biz yeni bir din devleti kuralım ve bu din devleti ile yahudilere galebe çalalım.”

Hz. İsa’nın cevabı şu oldu:

“Ben, dünya rejimi saltanatı kurmak için gelmedim.

Ben insanlara âhiretin güzelliklerini anlatıp, oraya hazırlanmaları için uyarmak üzere geldim.”

İsa’nın devrinde kalmadı Barabbas!. Her devirde var Barabbas’lar!.

Eğer siz gidip de;

Hocaefendi, gel benim ölülerime oku!. Onların günâhlarını bağışlat!. Sana şu kadar para veririm” dersen, o hocaefendi de gelir, senin güzellikle paranı alır, “okudum” der; yedi çarkına okur!. Sen de câhilliğinin, bilgisizliğinin pahasını ödersin!!!.

Önce, Dinde neyin var olup neyin olmadığını araştır, ona göre de, davranışlarını düzenle!.

Bilgisizliğinin ve cahilliğinin pahasını ödüyor, sonra da; “Bu para benden niye alındı diyorsun.

Ne olacak!.. Sülün Osman Beyazıt Kulesini de sattı, Galata Kulesini de! Alan olduktan sonra niye satmasın!.

Biri Galata Köprüsünü satar, öteki de Cennetin anahtarlarını!.

Sen, Cennet nedir, Cehennem nedir bilmezsen, o da; “Saçının teli göründü, cehennemden hiç çıkmayacaksın, ebedi yanacaksın” der. Seni korkutur.

Sen de “aman yanmayayım” deyip, ne vereceksen vermeye kalkarsın. Kendi cahilliğinin pahasını, bedelini ödersin.

Yanlış, din adamı dediklerini suçlamandır!.

Doğru, kendini suçlamandır.

Sen bilgi sahibi olursan, ona gitmezsin ve onun da seni kandırmasına imkân vermezsin!

O, seni, kandırıyorsa, sen “beni kandır” diyorsun. Onun için kandırıyor.

İnsanın yaptığı en kolay şey; karşısındakini suçlamaktır.

Karşıdakini suçlama!. Kusuru kendinde ara!, Yanlışı kendinde ara!.

Senin yaptığın yanlışlar dolayısıyla karşındaki seni istismar ediyor...

* * *

Bu arada, bazı arkadaşların bağlamalı oruç ile ilgili sorularına bir açıklık getirmek istiyorum.

Şartları müsait olanlar için yapabilecekleri bir şeydir bağlamalı oruç.

Ancak, böyle bir şey tavsiye edilmemiştir, yapın denmemiştir herkese!... Kişinin içinden gelir, yapar, o ayrı!.

Ama “Din”, tamamen en kolay şekliyle insanlara teklif getirmiştir. “Gücün nereye kadar yetiyorsa” diye.

Bugün insanlar, bir gün bile orucu zor tutarken, hiçbir şekilde iki gün, üç gün arka arkaya bağla da oruç tut diye bir şey söylenemez. Böyle bir şey söylemek de abesle iştigaldir.

Bunun yanında, bir diğeri kendini iyice “Allah”a vermiştir. O yolda bir mücahede yapmak istiyordur. Ona da kimse karışamaz.

Ancak, bu orucu tutabilmek için sağlığın çok düzeyli olması lâzım. Her hangi bir kan şekeri problemi olmaması lâzım.

Zira, orucun meydana getireceği kan şekeri düşüklüğüne bağlı aşırı unutkanlık ve ne yaptığını bilememe gibi dalgınlık hâlleri oluşturması kişi için çok zararlı!.

Onun için de, bazı ibadetler de gençlikte yapılabilir. Gençlikte yapıldığı zaman o çalışma yarar sağlar. Yaşlılıkta sen onu yapmaya kalkışırsan, arabanın lâstiğini yarmış olursun. Hem yola gitmeye kalkıyorsun hem de arabanın lâstiğini yarıyorsun. Yarar sağlamaz!

Onun için, her şeyin bir yeri yurdu ve şartları var.

Bu günkü insanlar ibâdetler hakkında fazla bir şey bilmiyor dersen kabul ederim. Çünkü, insanlar tesbih namazının da çok yararlı olduğunu ve bu namazın kolaylıkla kılınabileceği gerçeğini bizden duydular.

Bizden evvel Türkiye’de tesbih namazı âdeta yoktu, yaygın değildi. Eğer bugün tesbih namazı kılınıyorsa çeşitli yerlerde, bu, bizden çıkan ve yayılan bir olaydır.

Kimse hadis kitabı okuyarak dini öğrenmiyordu ki!..

Din öğrenmek istediğinde ne yapıyorsun?

Gidiyor, mahallenin imamına soruyorsun.

Mahallenin imamı nereden bilecek ki!. O, senin bildiğinin yarısını bile bilmiyor. Doğru dürüst din araştırması yapmış insan yok ortada!.

Olmayınca da, ehli olmayanlara soruyorsun. Ve o da, seni yanıltıyor.

Bu işin kaynak kitaplarını aç oku!. Oralarda neler anlatılıyor. İbadetler hakkında neler deniyor? Böyle bir şey var mı yok mu? Araştır bakalım!..

Soru;

-Kazalardan korunma duası nasıldır ? Söyler misiniz, ben bulamadım.

-“BİSMİLLÂH, RABBİYALLAH, HASBİYALLAH, TEVEKKELTU ÂLALLAH; VE İYTESEMTU BİLLÂH, FEVATTÜ EMRİ İLÂLLAH, MÂŞALLAH, LÂ KUVVETE İLLÂ BİLLÂH.”

Bu bir vasıtaya binildiğinde 8 veya 12 kere okunur.

 Soru :

-Aşkla muhabbet arasındaki manâ farkı nedir?..

-Aşk, muhabbetin şiddetlisidir.

-Aşkın daha şiddetlisi ne demektir?

-Aşkın daha şiddetlisinde bir şey kalmaz ortada!. Aşk, zaten bir ateştir, olduğu yeri yakar yıkar, gerisi de kalmaz.

-Haşyet diyemez miyiz o zaman?

-Hayır! Aşk ayrı şey, haşyet ayrı bir şeydir.

Hiç alâkası yok birbirleriyle!. Ayrı kavramlardır, Aşk ve Haşyet!.. İkisi de ayrı ayrı şeylerdir…

Aşk, aşık olanı, kendi varlığını yok etmeye sevk eder!. Yani, öylesine seversin ki karşındakini, onun için, her şeyinden geçersin. Sevdiğinde yok olursun!…

Beğeni ayrıdır, sevgi ayrıdır!.

Bir şey beğenirsin, beğendiğin şeye sahip olmak istersin!.

Seversen, sevdiğinin istek ve arzularında yok olmak mecburiyetindesin!.

Sevgi, aktığı kadarıyla kişide benliği yok eder.

Ne kadar çok seviyorsan, sevgin kadar karşındakine teslim olursun; bunun sonucunda da ondan razı olmak mecburiyetindesin.

Bu sevgi, aşk noktasına ulaştığı anda artık onun yanında senin istek ve arzuların sıfır noktasına düşer. Sadece, onun yanında olayım, yeter dersin, ne hâl ve şart içinde olursam olayım. Hani, diyor ya;

“Dün gece yâr hanesinde yastığım bir taş idi.

Altım çamur, üstüm yağmur, gene gönlüm hoş idi.”

İşte, o yâr hanesinde altı çamur, üstü yağmur, başının altında sadece taş var iken mutlu olmak, aşkın sonucudur. Bu, mutlak teslimiyete götürür.

Haşyet ise, bundan çok farklıdır.

Haşyet, Allah ismi ile işaret edilen varlığın sonsuz azâmet ve kibriyâsı önünde bir hiç olduğunu hissetme hâlidir.

İşte bu, hiç olduğunu hissetme hâlinin adı, “Haşyet!.” Yaşamı da, “Secde” dir.

Hakiki secde, tahkiki secde budur.

Taklidi secde ise, işte benim yere yatıp alnımı toprağa koymamdır.

Biz toprağa bile koymayız. Öyle büyüğüz ki(temizlik zırvasıyla), halının üstünde seccade arıyoruz.

Allah Rasulü, yağmurda çamurda, toprağa secde ediyormuş.

Biz, halının üstünde, halılar yetmiyor, bir de seccade arıyoruz.

Yaptığımız hareketin ne anlama geldiğini hiç düşünmüyoruz.

“O öyle yapıyorsa ben de öyle yaparım.”

TAKLİT!!!…

İşte insanı batıran, mahveden şey, “O, öyle yapıyorsa ben de öyle yapayım” düşüncesidir.

Niye öyle?

Allah’a yakin aramanın, Allah’a yakin elde etmenin yolu; “Niye, Neden, Niçin, Nasıl”dan geçer.

Soru sormayan beyin için Allah’a giden yol kapalıdır!.

Soru sormayan beyine yakın olan mekân, ağıldır.

Allah’a ermek isteyen beyin sorgular; ağıla gitmek isteyen beyin boyun keser ve dinler.

Soru;

-Maddeden bu kadar soyutlanma olayı, şartlanmalardan bu kadar kurtulabilme olayını başarmak kuvvetli bir muhabbet, aşk mı gerektiriyor.?

-Ya, kuvvetli bir akıl veya kuvvetli bir aşk.

Kuvvetli bir akıl, tefekküre götürür. Kuvvetli tefekkür haşyeti getirir.

Ne diyor âyette?

“Allah’tan ancak âlim olanlar haşyet duyar.”

“Haşyet duyabilen” derken şunu unutmayalım…

Haşyet, duygu değildir!. Haşyet, tefekkür sonucu oluşur.

Tefekkürün sonucunda oluşan haşyetin hissettirdikleri vardır.

Aşk ise, duygudur. Onun içindir ki, haşyet sahipleri âşıklardan mertebe olarak üstündür.

Hz. Muhammed için, “yüksek muhabbet mertebesi” derler. Bu, yanlıştır.

Hz. Muhammed, haşyet mertebesinin yüceliği içindedir!.

Aşkta, eriyiş ve yok oluş vardır..

Haşyette, Allah’ın Azâmet ve Kibriyâsı vardır.

Allah’ın Azâmet ve Kibriyâsını kaç kişi müşahede edebilecektir?.

Âbidler, ârifler, âşıklar çoktur. Haşyet ehli çok azdır!.

Çünkü, o haşyetin oluşması için çok güçlü bir tefekkür lâzım. Çok yüksek bir basîret ve de ferâset lâzım!.

Soru:

-O zaman, aşkta benlik var, diyebilir miyiz?

-Benlikle başlar, nihayeti benliğin kalkışıdır.

Aşk, fenâfillaha götürür.

Haşyet, Bakabillâhın seyrinde olan bir olaydır, hakkıyla olması için!.

-“Onlar Allah’ı çok şiddetli severler” şeklindeki âyet, haşyete düşenler midir?

-Hayır!. Onlar, Allah’a ulaşmak isteyen aşıklardır! Öteki ile kıyasa gelmez.

Allah için hep bir şeyler yaparız. Allah için bir şeyler yapma arzusu, şevkin, muhabbetin neticesidir, aşkın neticesidir.

Bana göre, haşyet, aşkın üstündeki mertebedir.

“Eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz, rahat rahat yataklarınızda uyumaz, Allah Allah diyerek çırılçıplak dağlara fırlardınız.” İfadesi Hz. Rasulullah’ın haşyetine işaret eder. Ve, kendisindeki o haşyeti dile getiriştir.

“İçinizde Allah’ı en çok bilen benim. En çok korkan da benim” demesi de, haşyete işarettir.

Buradaki korku, haşyettir.

Korku, bildiğimiz Allah’ın sopasından korkma değildir. Hadiste ona işaret ediyor.

Yer yüzünde, Hz. Muhammed’den daha iyi, daha yüksek vahdet ehli olabilir mi?. Onun bahsettiği en yüce durum işte, haşyettir.

Ama, hayâlindeki “tanrı”na “Allah” etiketini yapıştırıp ona, Allah diyenler, haşyetin ne olduğunu bilmezler. Onlara göre en yüksek mertebe aşktır.

Muhabbet, temeli ile ikilik ve şirktir. Ta ki, aşkın en son noktası ikiliği kaldırır. O noktaya kadar hep ikiliktir, muhabbet!.

Zaten, haşyeti duyan kişide ikilik kalmaz! Çünkü, Hiçlik noktasındadır. Haşyetin sonucu; O âzâmet ve Kibriyâ önünde hiç olduğunu hissediştir.

-Haşyet, Mardiye’de mi hissedilir?

Mutmainne’de onun ilk hâlleri hissedilir, yaşanır. Râdiye’de kemâle erer. Mardiye’de tam haşyet yaşanır. Mardiye’de ve Sâfiye’de belli olur.

Bu haşyet duyulmaya başlandığında çok büyük acılar da yaşanır mı?.

Sen o haşyeti her zaman duyamazsın zaten… O ancak, bir namazda iken ve kendini o konuda yoğunlaştırdığında hissettiğin bir olaydır. Haşyet duymana rağmen beden duruyor, varlığını sürdürüyor. Beden ortadan kalkmıyor ki!. Beden ortadan kalkmadığı gibi, bedenin dünyası da yaşamını sürdürüyor.

-Bu yaşam sürerken, yapılan fiillerin yanlışlığının farkına vararak bu sistem içinde korkuların yaşanması olacak mı?

-Olacak tabii !.

-Peki, bunlardan sıyrılmak zikirden, ibadetten, hacdan...?

Şimdi bakın!. Zikir, arabanızın deposunu benzinle doldurmaktır. Ama, arabayı hedefine götürmek yol bilgisi ister. Yolu bilmiyorsan, hangi yoldan nereye gideceğini bilmiyorsan, arabaya ne kadar benzin doldurursan doldur. Hatta, arkasına benzin dolu tank bağla istersen!.

Önemli olan ilimdir.

Zikir, ilmin gelişmesi için gereklidir. Zikir hedef değildir ama, onsuz bir yere varılmaz. İlerleyemezsin!. Mümkün değil! Ne kadar yol bilirsen bil, arabanın deposunda benzin yoksa çakıldın kaldın bir yerde.

Ben, “Dua ve Zikir” isimli kitabımda yazdım. Zikir istemek için bana gelmenize gerek yok ki!. Bu kitabımda ben, herkesin neler yapabileceğini yazıyorum.

Benim, kitaplarımda tüm bunları yazmaktan amacım, insanlar beni aramak gereğini duymasınlar, beni aramak mecburiyetinde kalmasınlar.

Gerekli olan tüm bilgiler kitaplarda var. Dolayısıyla beni aramanıza gerek yok!

K” harfinin noktasında bütün sırrın olduğu… Hafsalamızın alamadığı o koskoca evrenin, “K” harfinde olduğu gibi çizgi üzerindeki bir noktadan açılan açı içindeki evrende yaşadığımız gerçeğine işaretinizi bir kasetinizde dinlemiştim… Bütün bunların “Allah” adıyla işaret edilen indinde hiç durumda olduğunu, o kasetten dinlediğim zaman, çok tesir etti!. Ben de hacca gitmeye niyet ettim… Hac’da özellikle tavsiye edeceğiniz nedir?

-Oraya giden kişinin bir kere yapması gereken en önemli ve ençok şey tavaftır!.

-Ramazanda bir tv kanalında gösterdi. Orda tepeler, evlerin olduğu yerler, hep namaz kılanlarla dolu, ne kadar kalabalık!.

Çok az bir grup da tavaf ediyordu?.

-İşte o kadar insan içinde uyanık olanlar!. Tavaf edenler... Geri kalanı hani Yunus’un söylediği; “sürüden saydılar beni

Çünkü Allah Rasulü diyor ki;

“Kâbede yapılan en değerli ibadet tavaftır.”

Tavaf yapacak gücün bittiyse, kalmadıysa, o zaman namaz kıl!.

Daha önemlisi, adam; “ben Kâbe’ye gittim.” diyor, dışarıda Ebu Cehil’in evinin olduğu yerde namaz kılıyor!!!.

Esas olan, Kâbe’nin çevresidir!.

Televizyonda gördüğünüz gibi, teravih namazı kılınırken, tavaf edenler var. İşte o kadarlık bir alan!.. Ondan sonra zaten evler başlıyor.

Yani, Kâbe’nin kapalı alanı, dış mahalle!.. Bir de, dış mahallenin dışları var!!!.

Oralarda namaz kılanlar, Kâbe’nin feyzini alamıyor!.

Kâbe’nin feyzini alabilmek için, teravih namaz kılanların boş bıraktığı takriben 20-30 m. yarı çapındaki alan önemli!. Esas radyasyonun güçlü olduğu alan orası.

Eğer onların, bu işten biraz anlayan yanları olsaydı, Kâbe’yi o kadar büyütmek yerine; o alanda Kâbe’yi yükseltip onun etrafını beş kat, altı kat yükseltip, tavaf alanı yapar, döne döne Kâbe’nin etrafında üç tur çıkar, üç tur iner çıkar giderdi. Orda yapılması gereken hesap budur.

Ama millet, Kâbe’yi taş duvar biliyor. Eh!.. “Biz de gittik orda, döndük” diyor!!!... Böylece bir hikâye sürüp gidiyor.

Dolayısıyla, Kâbe’ye en yakın olan o alanda tavaf yapılmasında yarar var!!!. Yapabiliyorsan yap!

Yok, yapamazsan o alan içinde tavafını, git bir tarafta namaz kıl!.

-Hacca gitmenin taban yaşı nedir?.

-Taban yaşı, farziyet itibariyle bulûğa ermiş olmak!. Tabii ki, ondan evvel giderse hiçbir mahzuru yok!. Ama, bulûğa erdikten sonra sorumluluk başlar!. Eğer gitmemişse kişi, o sene içinde giderse geçmiş günahlarından sıfırlanacak!. Daha sonra ne kadar yaşayacağın belli mi?..

-Kâbe’de kılınan bir namazı televizyonda izleyerek, uyulabilir mi?

Kendini tatmin etmek için isteyen uyar!.

Namaz kılmak için câmi diye bir yer şart değildir ki!. Her yerde namaz kılınır. Ama, Kâbe’de kılınan namaza televizyondan tâbi olarak kılınamaz!… Ancak, onlara fikrinde uyarak “namazı yaşamaya” çalışabilirsin. Bunu da kimse yasaklayamaz!

20 rekât namaz kılıyorlar, teravih diye. 20 rekât zorunlu değil ki!!.. Teravih namazı sekiz rekâttır! Rasulullah’ın zamanında, O’nun kıldığı sekiz rekâttı.

Açın hadis kitaplarını bakın!. Neresini düzelteyim ben bu işin?..

* * *

-Kitaplarınızdan, “kalb”in “bilinç” olduğunu anladım?..

-Kalp, şuûrdur. Bazı âyetlerde, kalp göğüste mecâz olarak anlatılıyor. Efendimize cahil Arab’ın biri gelmiş; “Ben Allah’ı biliyorum” demiş. Efendimiz de; “nerede?.” Diye sormuş. Arap; “Gökte” demiş!. Efendimiz de; “tamam, sen imân etmişsin, güle güle” demiş.

Kurân, bütün topluma hitap etmiyor mu?... Bir kısım dar anlayışlılara da hitap etmesi için onların anlayışınca da bir şeyler yazması, hitap etmesi lâzım değil mi?...

Anlayış seviyelerine göre çeşitli hitaplar vardır Kurân’da.

Abdülkâdir Geylani de, kalpteki kara noktadan bahseder. Tabii, kalpteki kara nokta deyince, yüreğin içinde kara nokta arıyoruz.

Abdülkâdir Geylâni’nin bahsettiği “Sevde-i Âzâm” dediği “kara nokta” kalptedir!. Yani, şuurda!.. “Haşyet” idrâkı sonunda oluşan “HİÇLİK” noktasıdır!. Biz arıyoruz, yürekteki kulakçıkta mı, karıncıkta mı; nerde, diye?...

Benim bu anlattıklarım için; “İslâm dininde yoktur, senin bu dediklerin!.. Bu, yeni bir din mi” diyorlar bana.

Allah Rasulü’nün anlattığı dini anlatıyorum, “yeni bir din mi bu” diyorlar!!!... Allah Rasulünün anlattığı açıkladığı dine ne kadar yabancılaşmış, uzaklaşmış bunu diyenler; anlayın işte!

-“Zat-ı Akdes” ile “Zat-ı Mukaddes” arasında ne fark vardır?..

 

“Zat-ı Akdes”; Allah’ın kendi kendine olan, kendi benliğine olan ilmidir.

“Zat-ı Mukaddes”, Allah’ın kendindeki özelliklere göre varlıkları meydana getirmeyi murad etmesidir. Her ikisi de Allah’ın ilminde olup biten bir olaydır!.

Kendine olan nazarıdır, “Zat-ı Akdes”!

“Zat-ı Mukaddes” ise, kendindeki özelliklere dayalı olarak varlıları yaratmayı murad etmesidir. Daha doğrusu, o varlıkları meydana getirecek Esma’yı, ilminde düşünmesi veya meydana getirmesi…

Burada kelimeler yeterli olmuyor. Kullandığımız kelimeleri böyle bir mertebeyi anlatmak için kullanmaya kalktığın zaman, olay rayından çıkıyor. Bunları anlatacak kelime hazinem yok!

HİÇLİK, yaratılmış için geçerli bir kavramdır. Ancak, Zat’ın bilinmezliğinden söz edebiliriz!.

Ahadiyet” mertebesi itibariyle o “bilinmezliği”, biz kendi aramızda anlayabilmemiz için “hiçlik” tâbirini kullanırız. Ama, gerçekte “hiçlik” tâbiri kullanılmaz!. Bizim aramızda diyalog kurup konuyu paylaşabilmek için kullandığımız bir kelimedir bu.

Zat, hiçlik kavramından münezzehtir!.

Hac’da, günâhların sıfırlanması söz konusudur!.

Umre ile Hac hiçbir zaman kıyaslanamaz!. Bin tane Umre bir Hac getirisi yapmaz!.

Arafatta milyonlarca insan topluluğunun beyinlerinden yaydığı güçlü bir radyasyon var.

Arafat Tepesinde ve çevresinde aynen Kâbedeki gibi mevcut olan radyasyon ile etkilenince oradaki o insanların beyinleri; Dünyanın hiçbir yerinde olmayacak güçte bir etkileşim oluşur ve, günahlar sıfırlanır..

Umrede böyle bir olay yaşanmıyor ki!…

Soru;

Arafat’ta günâhlar siliniyor. Namazdaki “iyyake na’budü ve iyyake nestaiyn” derken, onun bilincine vararak o namazı kılarsak günâh silinecek. Aradaki günâh silinme farkı ne?

Birisi, iki zaman arasındaki günâhı siliyor. Diğeri, yaşamın boyunca olan günâhları siliyor.

Cumanız mübarek olsun!.. Allah, hepinizin muîni olsun!..

*  *  *