Sistemin Seslenişi -2

Ahmed Hulûsi

ROTAN NEREDEN

Dostum, nereden gelip nereye gittiğimizin farkında mıyız acaba; ne dersin?

Şimdi bu soruyu okuyanların, bir kısmı diyecek ki; elbette farkındayız…

Birkaç saniyelik Dünya yaşantısını tamamlayıp âhirete gideceğiz!

Bazıları da diyecek ki, okuduğu veya duyduğu üzere… Allah’tan gelip Allah’a gideriz!.

Allah nerede, biz nerede; ki, Allah’tan ayrılıp, nereye gelmiş olalım; sonra da tekrar nereden, hangi mekândaki Allah’a gidelim… Bu anlayış “Allah” ismiyle etiketlenen bir “tanrı” anlayışına işaret olmuyor mu?

Evet, gerçekten düşündünüz mü; Allah’tan nasıl ve nereye geldik?

Muhakkiklerin dediğine göre…

Her an “yok”tan var olan ve bir an sonra tekrar “yok” olan!… Sonraki anda, yeniden yaratılan; bir sonraki anda tekrar “yok” olan; ve sonsuza dek, böyle devam edecek olan bizler, nereden geliyoruz bu bir “an” içinde?

Diyeceksiniz şimdi; “yok”tan gelip “yok”a gidiyoruz!… Bana kalırsa, bu kadar “varlık” yüküyle, her ne kadar “yok”tan geldiysek de, pek “yok”a gidemiyoruz!… Dünyamızı terk edemiyoruz!..

“Dünyamız”la beraber gidiyoruz bir yere kadar!… “Yok”a ulaşamadan orada kalıyor ve tekrar oradan geliyoruz gene “dünyamızla”!

İyi ama, Allah Rasûlü’nün dediğine göre, “dünya içindekilerle birlikte cehenneme atılacak ve yanacak!. Dünya, cehennem için yaratılmış! Ona bağlı kalanlar da!”

Öyle ise “dünya”dan kurtulmak gerek!…

Varlığı olmayanlara ne mutlu!.

“Varlıksız”, “yok”luğa hayli yakınlar; bir de “kendi varlıkları”ndan kurtulabilseler!.

Peki, bu arada; “ben” nereden ve nasıl gelmekteyim acaba?

Rota nereden?…

Muhakkikler, beden, nefs, kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ diye bir tasnif yapmışlar…

Gene bu muhakkikîn, nefs mertebelerini de Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdiye, Mardıye ve Sâfiye diye tasnif etmiş ve sıralamış kendilerine ulaşan bilgiye ve müşahedelerine dayanarak…

Bunlardan ne anlıyoruz biz?

Bir merdiven yedi basamaklı… Teker teker çıkacağız bu basamakları!!!.

Bunları çeşitli yükseklikte merdiven basamakları yerine; dıştan içe-öze sıralanan ve bir sonraki bir öncekini kuşatan boyutlar olarak düşünsek?

Buzun neresinde hidrojen ve oksijen atomları?. Beynin neresinde akıl?… Emmârenin neresinde Sâfiye?…

Yıllar önce, bir sohbette doldurduğumuz “NEFS” adlı kaseti hatırlayın!

Kişi tekâmül ederken, emmâre nefs bilincinden çıkıp levvâme bilincine; levvâme bilincinden çıkıp mülhime bilincine geçmez gerçekte; her ne kadar anlatım, açıklama sadedinde böyle konuşulsa da… O bilinç boyutunun bakış açısı kendisinden açığa çıkar!.

Herkeste bu yedi nefs mertebesi toplu halde, bir bütün olarak mevcuttur!.

Zaten öyle olmasa, kişi var olmaz!. Kişi, anlatım sadedinde yediye ayrılmış mertebelerin toplamı olarak vardır… Ne var ki, kişi bunlardan, bilincinde olduğu kadarını, müşahede eder.

Meselâ, Emmâredeki kişiye levvâmeyi anlatamazsınız; belki anlar gibi olur da HİSSEDEMEZ!. Ama levvâmedeki, hem emmâreyi anlar, hem de levvâmeyi… Mülhime’deki kimseye, mutmainneyi anlatamazsınız; ama o, hem mülhimenin farkındadır; hem de levvâme ve emmârenin ne olduğunu bilir…

Varın diğerlerini de buna göre kıyaslayın!…

Eğer fark ettirmeğe çalıştığım bu hususu kavradıysanız, şimdi bir basamak daha ileri geçelim anlatımda…

Bu yedi isimle birbirinden ayrıymış gibi anlatılan bilinç, hakikat itibariyle tek bir bütündür, dedik ya… Bunun yanı sıra, kuvveden fiîle çıkış itibariyle, Emmâreden başlayıp, Sâfiyeye doğru yedi mertebe gibi saydıysak da, bu tümel yapıyı; gerçekte olay, işleyişi itibariyle tam tersinedir!.

Dikkat edile!.

Varlığınızda tüm olup bitenler ve olacaklar daima sâfiye noktasından başlayıp; bilince doğru olarak açığa çıkmakta; buna göre çalışmaktadır!. Yâni kişi, hangi nefs-bilinç mertebesinde olursa olsun, kendisinde ve kendisinden açığa çıkan her şey, kendi sâfiye boyutundan, bulunduğu nefs mertebesine doğru akarak o bilinçte açığa çıkmaktadır her an!.

Ancak kişi, bulunduğu mertebenin yukarısına agâh olamadığı için; kendisinde açığa çıkanın nereden geldiğinin de farkında olamamaktadır!. Bu olaya da işaret amacıyla din, tasavvuf terminolojisinde “ALLAH”tan geldik” denmektedir!.

Tasavvufta bahsedilen tüm mertebeler, herkeste mevcuttur!.

Fark, bunların şuurunda olarak yaşamak ile farkında olmadan yaşamak arasındaki farktır.

Kendinde bunları bulmuş olan, bulduğu kadarının cennetini yaşar…

Kendindeki üst boyuttan gâfil olan da, bunun sonucu olarak, kesret görüşünün getirdiği yaşamla, dünyasında, cehenneminde perişan olur!.

Bu yüzdendir ki, içten dışa; özden maddeye; Tek’ten çoğa yani vahdetten kesrete; hakikat boyutundan fiîli dünyaya bakmak tavsiye edilir.

Birisiyle iletişime girdiğinde veya birisini düşündüğünde, onu, ancak, kendi boyutun ve içinde bulunduğun mertebenin ilmi kadarıyla değerlendirebilirsin.

Bu yüzdendir ki; “alt mertebedeki üst mertebedekini bilemez ve onu en fazla kendi kadar sanarak ona göre değerlendirir”; denmiştir!. Zaten ötesi de mümkün değildir!.

Eğer bunu idrâk ettiysek, o takdirde şunun da farkına varabiliriz belki?

Kimse kimsenin takdirini değiştiremez; herkes kendi takdirini yaşar; belki, karşısındaki, kendi takdirini yaşamasına vesile kılınmış olabilir!.

Evet şimdi konuyu özetlemeye çalışalım… Yaşamakta olduğunuz her şey, her an, bâtınınızdaki sâfiye boyutundan kaynaklanıp; sırasıyla mertebelerden tenezzül ederek bilincinizin farkında olduğu boyutta, bazen de hiç farkında bile olmadan siz; sizden açığa çıkmaktadır! İşte bu açığa çıkışa, zâhir oluşa “Allah”tan geldi, demekteyiz!.

Allah istemedikçe siz isteyemezsiniz” işareti bu düzenedir!.

Sen atmadın atan Allah’tı”da da bu vurgulanmaktadır!. Ve daha nice böyle işaretlerde de.

Oysa biz, bulunduğumuz nefs-bilinç mertebesinin derinliğindeki hakikatten ve bu işleyişten gâfil olduğumuz için, takdirin fark edilir boyutta açığa çıktığı görünüme göre hüküm vererek; genelde, karşımızdakileri suçlamaya gider; böylece de yalnızca gaflet perdelerimizi kalınlaştırır bu yüzden de üzülürüz; Allah dileğince!

Fark edin ki, bu çok önemli bir konudur; ve açıklanmaya çalışılanlar, Allah dilemişse, gafletten ayıkmamız için yararlı bir ipucudur!

25.02.1999