Sistemin Seslenişi -2

Ahmed Hulûsi

KURABİYENİN GÜCÜ

Biliyor musunuz, bir kısım insanların kurabiyeleri olan tanrıların gücü nereden geliyor?…

Neden bu kadar insan, mum yakıp adakta bulunuyor tanrılara, azizlere, türbelere?

İnsanların bir çoğunun cevap aldığı bu kurabiyeler, hangi kuvvetle varlıklarını devam ettiriyorlar?

Azizlere, türbelere mum yakanların bir kısmının muradı nasıl oluşuyor?

Allah, onlara hile mi (mekr) yapıyor?

Önce, isterseniz geçen haftalarda çıkan son iki yazının konusunu hatırlayalım…

Bâtın”ın, zâhirde gizli olduğunu… Sâfiye’nin, emmârede, kabın rengine göre açığa çıktığını… Tüm mertebelerin, aslında tek bir mertebe olup; “Ganî” orijinin, zâhirin şekil ve kalıbına büründüğünü…

Güneş ışığının tek renk olmasına rağmen, prizmayla çok renkliliğinin açığa çıkması gibi; Sâfiye’nin de, alt bilinç tezâhürlerinde renklenmesi olayını…

Elektriğin, ampulün camının renginde görünmesini… ve dahi ortaya koymak istediğini ortaya koyduğunu… anlatmıştık!.

Bunları göz önünde tutarak eğilelim konuya…

Kişi, kurabiyesinden, toteminden, ya da bir türbeden bir şey istemeğe gittiği zaman…

Âhrete geçmiş olanların Gavs mertebesi düzeyindekileri bir yana koyarsak… Diğerlerinin de bu yaşama müdahale etme kuvveleri olmadığını hatırlarsak…

Oraya gidip dilekte bulunan kişinin dileğine kim icâbet etmektedir? Ki, böylece o kişinin arzusu yerine gelmekte?

Bundan önceki iki yazıda, hükmün nereden ve nasıl geldiğinden söz etmiştik… Anlatmaya çalışmıştık ki…

Dışarıdan değil, senden! Varlığından açığa çıkan her şey, “sen”den kaynaklanıyor!.

Allah, sana dışarıdan müdahale etmiyor!… Özünden geliyor zâhirine, Allah’ın takdiri…

Başaramıyorsan, nedenini kendinde ara!. Gerçekten, tüm kalbinle istesen, o şeyin oluşmamasına engel ancak takdir olabilir!.

Evet bunu da anladıysak…

Sanırım, “kurabiyedeki güç kaynağı” çıktı ortaya!.

“Sen”deki Allah’ın yaratıcılığı!.

Yöneliyorsun, vereceğine İNANÇLI olarak diliyorsun; oluşması için himmetini o konu üzerinde topluyorsun ve öylece talep ediyorsun… Dileğin oluyor!.

Kurabiyen sana icâbet etmiş oluyor!!!.

Putuna yaktığın mum; türbeye bağladığın çaput; adadığın horoz ya da kurban, senin dileğini yerine getirdi sanıyorsun!. Alnındaki gözlüğü sokakta arıyorsun!. Oysa o şey, senin konsantrasyon objen!

Anlatılanları anlamıyorsan, durum kötü!…

Anlamadığını da anlayamıyorsan, işte o zaman durum, vahim!.

Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir!.

Başrolünde sen varsın oyununun!.

Daima sen dürüstsündür, değerlerine GÖRE; başkaları eğri!.

Zannındaki göresel doğrularla perdelenirsin, anlayışının sınırlılığı yüzünden; ama bakarsın ki bir gün, senin eğriler çok iyi bir yerde; şaşarsın!. Nereden çıktı bu, diye…

Eleştirmezsin kendini, niye bu bana böyle yaptı veya böyle göründü, diye; gördüğüne, davranışına göre hüküm verip suçlarsın karşındakini; aklarsın kendini!..

Oysa, ortaya koyduğun davranış karşılaştırmıştır seni, o hoşuna gitmeyenle!.

İdrâkında güneş tutulmuş; karanlıkta, yanlış değerlendirmeler yapmış; sonucunda bunlarla karşılaşmışındır!.

Ararsan kendinde ara; her ne var ise, kendinde var! Diyen Zâtın bu işareti, neye idi acaba? “Karşılaştığını oluşturan sensin” de var mı ki bu uyarıda?

Oyununun baş rolünde sen varsan; kaderini yaşıyorsan; başına gelenleri, bâtınından çıkarttıklarınla dâvet ediyorsan… Kurabiyelerini üretip, kâh o kurabiyelerden medet umup; kâh yiyorsan; bazen de elinle yaptığın kurabiye sert gelip dişini kırıyorsa; kime ne şikâyet hakkın olabilir ki?

Anlayışı sınırlıya anlatmada zorlandığım şu;

Sen kendi oyununun baş aktörü veya aktristisin!… Sen, oyun bitince tek başına sahneden ayrılacak, tek başına gideceksin kulübene ya da sarayına!… Sahnede kalacak, orada oyunda sahip oldukların!

Kendini yetiştirmek için varsın bu dünyada… Kurabiyelerle, manitu para ya da seksle oyalanmak senin kârın değil!. Tapınmaktan vazgeç artık, manitupara’ya; ya da, manitusekse!

Boğulmak üzeresin suda; sana el uzatanı beğenmeyip, vermiyorsun elini!. Kurtulmak istiyorsan, vereceksin elini!. Al elimi, diyeni beklersen, bulursun bu arada ölümü!

İnsan gençken bir deli kanlı oluyor sakin ve objektif düşünemiyor!..

Yaşlanınca da akıl gücünü kaybediyor, tüm yaşamı boyunca bağlandıklarından kopup, gerçekçi değerlendirme yapamıyor!..

Muhasebe yeteneğini kaybediyor; değerlendirmeleri alt-üst oluyor; ne için yaşadığını unutuyor; hedefi, semânın krallığı olmak yerine, yeryüzü sultanlığı oluyor!. Başlıyor insanlarla didişmeye!

Oysa, bâtılı seçen, kendi seçmiştir!. Ve sen, bâtıl için yaratılmışsa, mücadeleyle onu asla kurtaramazsın!. Talebi yalnızca odur onun!

Rasûller ve onların yolundan gidenler, asla insanlarla didişmezler ve mücadele etmezler!. Onlar, yaşamlarını korumak zorunda kalmadıkça kimseyle de savaşmamışlardır! Çünkü bilirler ki, herkes ne için yaratılmışsa, ona o kolaylaşacak ve o yolu seçecektir!. Bunun içindir ki Rasûller yalnızca tebliğ ile görevlidirler; onların yolarından gidenler de!… Ama onlardan öğrendiklerini dünya sultanlığı için kullananlar da elbette ki çıkar!

Dostlarım bilelim ki biz Allah için yaratıldık!.

Kurabiyelerden medet ummayı bırakıp, kendimizdekini fark edelim; ve O’nu idrâk edip, gereğini yaşamaya çalışalım ..

Dostumuz, bizi enfüsîmizdekine yönlendiren, onu anlatan ve yolunu gösterendir.

Düşmanımız, bizi çokluk mücadelesine sürükleyip, ömrümüzü dedikodu, gıybet gayyâsında tüketendir.

Gününüzün ne kadarı ulaşmayı çok istediğiniz hedefe dönük uğraşı ile değerleniyor?…

Gününüzün ne kadarı, yarınki hayatta sizin için bir değer ifade etmeyecek kişi veya nesnelerin laklakası ile tükeniyor?

Sohbet ehliyseniz, sözünüz ilim olsun, dedikodu değil!

Dostum tekrar ediyorum…

Kurabiyenin kuvvesi senin inancından geliyor!.

O kuvveyi kurabiyeye vermek yerine hedefine ulaşmak için kullanırsan, semânın krallığına erersin.

Bâtınındaki Allah’a iman et ve ona göre yaşa!

 AHMED HULÛSİ

2.3.1999