Cuma Sohbetleri

Ahmed Hulûsi

Mİ`RAC

 3 Ocak 1997

“Allah” isminin işaret ettiği varlığın özelliklerini zikretmek...

Şimdi, bakın şöyle bir misâl vereyim… Belki bilenlerinizi sıkacak, ama bilmeyenleriniz için faydalı olur.

Diyelim ki, bir arkadaşınız var, karşıladınız. O arkadaşınız size benden söz etmek istiyor.

“Hulûsi diye biri var”… Dedi.

-Varsa ne olacak?. Ne yapalım, nedir bu Hulûsi?

Önce, “ismi”nden bahsetti, “Hulûsi diye biri var” dedi.

Tabiî bu bizim için hiç bir çağrışım yapmadı!. Ne yapalım Hulûsi diye biri var ise var!.

Fakat, Hulûsi’nin şöyle bir ilmi var. “Allah”, ona şöyle bir “ilim” ihsan buyurmuş…

Şimdi biz buradan, “Hulûsi” ismiyle işaret edilen varlığın, belli bir vasfı, bir “ilim” vasfı olduğunu farkettik.

Bu ilmi” dolayısıyla, birçok şeyin, neden, niçin, nasıl olduğunu anlatıyor ve fark etmediğimiz bazı önemli hususları fark ettiriyor.

Şimdi burada, “ilim” vasfının yanı sıra, “hikmet” vasfından da söz ediliyor. Çünkü, “hikmet” demek; bir şeyin, neden, niçin, nasıl olduğunu anlamak demektir.

Diyelim ki, bu anlatım sizde “Hulûsi”ye karşı bir merak ve ilgi dolayısıyla bir yönelme gereğini oluşturdu.

Peki, siz “Hulûsiismine mi yöneliyorsunuz; yoksa, O’nu tanımak için, öğrenmek istediğiniz vasıflarına mı yöneliyorsunuz?

“Hulûsi”ye yönelişinizin sebebi nedir?.

O’nu tanımak ve özelliklerini anlayarak kendinize GÖRE bir değer yargısı edinmek…

Misâli gerçeğine uygulamaya kalkarsak…

“Allah” ismi ile işaret edilen bir varlık var!.

Peki bu isim, O’nu tanımamaız iöin yeterli mi?

Hayır!

Peki bu “İSİM” ile, yani “ALLAH” ismiyle dikkatlerimize sunulan kimdir veya nedir?

Neden bu isimle anılanı, işaret edileni fark etmemiz ve anlamamız istenmektedir?

İşte bu soruların cevabını bulabilmemiz için, gökte yaşayan bir “TANRI” olmadığı belirtilen, “ALLAH” ismiyle işaret edilenin ne olduğunu araştırma ve sorgulama zorunluluğuyla karşı karşıya kalırız.

Bu durumda bu isimle işaret edilenin özelliklerini yani vasıflarını anlamaya çalışırız. Görürüz ki…

O’nun ilim sıfatı var. Hikmet sıfatı var. Nûr sıfatı var. Bunlar gibi daha bir çok sıfatları var.

Bu vasıflar çok mikro şartlarda da olsa sende de var. Çünkü O, kendi varlığından kendi nuruyla, kendi ilmiyle seni var etmiş. Sende de bunlar var. Sen kendindeki bu özellikleri açığa çıkar ki, neticede O’nu anlayabilesin!

Çünkü, O’nu ancak, kendinde açığa çıkarabildiğin, kendinde fark edebildiğin kavrayışın kadarıyla anlayabilirsin. Daha fazla anlamana imkân yok!.

Şimdi, bir insan tutup da Hulûsi diye bahsettiğinde, seni ilgilendiren Hulûsi’nin özellikleri midir, “ismi” midir?

Sen tut ki, elinde tesbih, bütün gün Hulûsi diye zikretsen , ne getirir sana? Hiçbir şey getirmez. Getirmez ki!. O, bir işaret kelimesidir. Yani, böyle biri var, git bunu değerlendir anlamınadır, senin Hulûsi’ye yönlendirilmen!

Sen, “işaret” kelimesi olan “ismi” alıp da zikir kelimesi yapıp tekrar edersen, o işin ilmi sende yokken; otuz yıl da geçse;

“Kaynar mı kazan altında ateş yanmayınca?.”

Olay bu!.. Maksat, önemli olan, işareti değerlendirip, işaret edilenle meşgul olmaktır!.

İşte!.. “Allah”ın “Esma-ül Hüsna”sı bize bu amaçla bildirilmiş.

Biz ne yapmışız?..

En güzel, en süslü, en yaldızlı sedef kakmalarla o isimleri yazıp, duvarımıza asmışız!. Ve de, karşısına geçip seyreder olmuşuz...

Ya Hu! O isimler bize süs olsun diye verilmedi ki!.

O isimlerin manâları üzerinde düşünelim; o isimleri zikredelim ve neticede, hâsılasını, meyvasını yiyelim diye bize bildirildi “Esma-ül Hüsna”!..

İşte bu zikirleri yapan 25 yaşındaki bir genç, iki sene içinde ne idraklere ulaşıyor.

Bunu değerlendirmeyip de “isim”de, resimde kalan, 10 sene, 20 sene, 30 senesini “Allah” zikri ile geçiren, bir bakıyor ki, yerinde sayıyor.

“Ben 30 senedir Allah diyorum, daha,Allah”ın “A” harfinin işaret ettiği manâyı anlayamadım.” Diyorsun… Anlayamazsın!..

O isim, sana böyle biri var, bununla bir ilgilen, değerlendir diye, bildirilmiş. Sen onunla ilgilenmezsen, “isim”de kalırsan; tefekküre tezekküre girmezsen kendine yazık edersin!.

İşte, işin püf noktası buraya gelip dayanıyor. Neyi, niye yapacağını bilmek, ondan sonra da o yolda yürümek.

* * *

Hacca gidecek herkese haber verin!. Umreye gideceklere de haber verin!. Gidenler belki gittiler, gidecekler de vardır.

Geçen defaki hacdan gelişlerinde söylemiştim bazı arkadaşlara.

Bir çok insan, Umreden, Hacdan geldikten sonra başlarına gelmedik belâ kalmıyor.

“Yahu bir mübârek yere gittik geldik, nereden geldi bu iş, bu belâ başımıza?.” diyorlar.

Halbuki, bunu diyenlerin hepsi de, orada bu belâyı kendileri istediler, talep ettiler. Dualarının kabul olması ile de o belâlar başlarına geliyor.

Niye?

Çünkü, oraya gidenlerin hepsi de, Allah’tan büyük mertebeler istiyorlar. Allah’a yakîn elde etmek istiyorlar. Evliya, enbiya ile beraber olmak istiyorlar… Bunun pahası da, o belâlara katlanmak, sabretmektir!.

Yüksek mertebeler sadece ibadetle, zikirle elde edilmez!: onun pahası belâlara katlanmaktır.

Rasulullah’ın bir açıklaması vardır. Buyuruyor ki:

Belânın büyüğü rasullere, sonra nebilere, sonra mertebesine göre evliyaullah’a ve en azı da mü’minlere” diyor.

Belâ” demek; kişinin tasfiye aracı demek!. İnsanın arınması, saflaşması!.

Altın nasıl ateşe atılır, saflaşır, üstündeki katkılar yanar yok olur, sonuçta nasıl saf altın kalırsa; insan da belâlarla yontulur, saflaşır, arınır.

Dolayısıyla, oraya gittiğiniz zaman, eğer yüksek mertebelere talip olup, bu yolda dua ediyorsanız; bilin ki, bir takım çileler, sıkıntılar sizi bekliyor. Çünkü bunlar, arınma çalışmalarıdır.

Kitabımızın birinde diyoruz ki;

“Cehennem insanlara Allah’ın rahmetidir.

Niye?.

Çünkü o yanma dediğin olaylarla sen arınıyorsun, saflaşıyorsun!. Eğer o arınma saflaşma ortamı olmasaydı, zaten cennete giremiyecektin. Senin için bir arınma ortamıdır Cehennem!.

Senin nefsine, şartlanmalarına, değer yargılarına ters gelen, hoş gelmeyen olaylarla karşılaşıyor; zorunlu olarak onlara katlanıyor ve bu yüzden de yanıyorsun.

Zaman içerisinde ona bağışıklık kazanıyorsun. Onu hoş görmeye başlıyorsun, yerinde görmeye başlıyorsun.

“Allah, mademki böyle istemiş, böyle olsun” deyip, Allah’tan razı olma noktasına geliyorsun.

İşte, senin arınman denen olay böyle meydana geliyor.

Her şey eğer senin sevdiğin, istediğin istikamette gelişirse, bu, aslında senin cehennemdeki yanmanı büyütür ve genişletir.

Dolayısıyla ki orada, isteklerinize çok dikkat edin!.

Ya, çok güzel şeyler isteyin ama, sonuçlarına katlanmayı kabul edin. Ya da istemeyin!. Ve dualarınızda;

“Ya Rabbi, katlanamayacağımız yükten sana sığınırız. Bize vereceklerini hazmıyla ver. Bizi isyana, küfre sürükleyecek hâllerden sana sığınırız.” diye dualarınıza ilâve edin!.

Aslında bunun benzerini birçok defa bilmeyerek de söylüyorsunuz, “Amener resulü” yü okurken. “Tâkatimizin dışında kalandan sana sığınırız” diyorsunuz ama, o dediğinizin farkında da değilsiniz maalesef.

Şimdi sorsam ki ben… “Hiç içinizde Kurân okuyan var mı?.” diye;

Belki pek çoğunuz elinizi kaldıracak “ben okudum” diyeceksiniz.

Ama, okuduğunuzun manâsına kaç kişi eriyor?.

Kurânı okumak demek, onun manâsını, ne dediğini, anlamak demektir.

Ramazan geliyor, efendim mukabeleler yapılacak, karşı karşıya oturacaklar, birisi okuyacak, ötekiler de kâğıt üzerinden harfleri sıralayacak… Sonra da “hatim yaptık” diyecekler!!!...

Bu, kendini aldatmaktan başka bir şey değildir. Onun tamamını hatmedeceğine, bir sayfasını anlayarak oku, evlâdır. Çünkü Kurân, “siz anlayasınız” diye gelmiştir.

Düşünün ki, yeni bir araba ithal ettik. Diyelim ki, halkın kabul ettiği güzel araba nedir? Mercedes 500 veya mecedes 600.

Araba geldi, kapının önüne konuldu. Bu arada bize Almanca katalogunu verdiler, tabii ki araba Alman malı olduğu için. “Okuyup kullanın” dediler.

Biz de aldık Almanca katalogu, okuduk. O kadar iyi okuduk ki, ezberledik!.

Kullanmak üzere arabanın başına geldik.

Orada düğmeler var. Artık böyle anahtar devri geçmiş!. Düğmeye basacaksın ki, araba çalışsın. Ortada yazı yok!. Katalog da Almanca.

Ben Almanca bilmiyorum!... Katalogu ezberledim; baştan sona, ezbere biliyorum ama ezberlediğimin anlamını bilmediğim için arabayı çalıştıramıyorum.

Bir düğmeye bastım; “bip biip” dedi. Ne oluyor diye şaşırdım kaldım.

Arabayı kaldırıma çok yakın park etmişler. Arabanın yanında yan sensörler var. Bu yan sensörler, 30 santimden fazla araba yaklaşırsa kenara, uyarı veriyor.

Ya da park edeceğin zaman öndeki mesafe 50 santimden aşağı düşmüşse hem sesli hem görüntülü uyarı veriyor; “Öne fazla yaklaştın” diye.

Başka bir düğmeye bastım. Silecekler çalışmaya başladı.

Ama ben bu Almanca katalogu çok iyi biliyorum, kelimesi kelimesine ezberledim. Çok iyi tekrar da ediyorum; ama ezberlediğimin ne anlama geldiğini bilemediğim için hangi düğmeye basmam gerektiğini bilemiyorum; o yüzden de arabayı çalıştıramıyorum!. Çünkü, anlamını bilmeden ezberlemiş olduğum için “MANUEL” bana yararlı olamıyor maalesef!.

Biraz evvel ne dedim?

“Allah” ismi ile işaret edilen var!.

İnsanın, dünya ve âhiret saâdeti, bu “Allah” ismi ile işaret edileni fark edip, anlayıp, tanıyıp O’nu değerlendirmesine bağlı!.

Bunu yaparsa, dünya ve âhiret saadetinin kapıları ona açılır.

Manuelin (el kitabının) manâsını anlayıp, hangi düğmenin neye işaret ettiğini, neyi sağlayacağını anlayıp direksiyona öyle oturursan, o araba seni hedefine götürür.

Manâsını anlamadıktan sonra onu kuru kuruya ezberlemen sana arabayı kullanma yolunu açmaz!.

Öyle ise, biz hatim indirmek istiyoruz diyorsanız, mutlaka ve mutlaka mukabele sonrasında Kurânın bir Türkçe meâlini alıp oradan, okuduğunuz yerleri tekrar gözden geçirmeniz, yorumlu da olsa, ne dediğini kafanıza sokmanız gerekir.

Bu, işin en aşağı, en alt düzeyidir. Ana okulu düzeyidir..

Kurânı ele almanın ana okulu düzeyidir, Kurân mealini açıp okumak...

Peki, Kurânı daha iyi anlamanın yolu nedir?

Sıradan bir insanı ele alalım. Böyle, âlim, mürşid, veli, gavs vs. olmayan, sıradan bir insanı ele alalım… Meselâ beni ele alalım;

Ben, Kurânı anlamaya çalıştığım zaman, hangi konuyu ele alıyorsam, o konu ile ilgili çeşitli sûrelerdeki âyetleri gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. Bu konu ile ilgili olarak hangi sûrede hangi âyet var?. Onları şöyle bir öne çıkartıyorum.

Sonra o âyetleri birbirleri ile bağlantı kurarak, oradan bir sentez oluşturuyorum. O konuyu o sentez ile değerlendirmeye çalışıyorum.

Bu, sıradan bir insanın Kurânı anlama yolu!.

Daha üst düzeydekilerin ise?.

Bir üst mertebedekinin hâlini ben bilemem ki onu size anlatayım!.

Herkesin yaptığı şey, kullandığı aracı anlatmaktır. Ben, bu kadarından anlıyorum. Bunun üst düzeyini Allah kime nasip etmişse onu bulup, ondan öğrenin!.

Allah, benim anladığım kadarıyla değil; Kurânı gerçekten iyi anlayanların anladıkları kadarını size nasip etsin!.

Zira, ben bakıyorum, hiç bir şey anlamadığımı görüyorum nîce eski değerli zevata göre.. Ama işte, “Abdurahman Çelebi” derlermiş ya, koyunun olmadığı yerde keçiye!. İşte biz de bu memlekette bir keçiyiz!.

Bakın, basit bir misâl vereyim size…

Aşağı yukarı buraya gelenlerin hepsi namaz kılan insanlar. Arada eksiği-gediği olan; kaçırdıkları olsa da genelde namaz kılan insanlar.

Namaz konusunda Hz. Rasulullah buyuruyor ki:

“Mü’minin mirâcıdır, namaz” diyor..

“Mirâc” konusunu iyi anlamak lâzım!. Mirâc diye bahsedilen olayın ilk bölümü “isra” hadisesi, bir tayyi mekân olayıdır. Rasulullah’ın, Mekke’den, Kudüs’e gitmesi hadisesidir. Bu bir tayyi mekân olayı ve madde bedenle yapılan bir şey... Mirâc, burada yok!. Bu olay değil, Mirâc!.

Kudüsteki ziyaret ve Kudüsteki Rasullerin ruhaniyetleriyle toplu olarak buluşma. Bu birinci bölümü...

Bu olayın tamamı, üç bölümde incelenir..

İkinci bölümü, semâları gezişi ki, bu cennet ve cehennem boyutlarını seyir olayı BOYUTSAL bir gezi olayı; madde beden olayı değil!.. Bu da Mirâc değil!. Kudüs’teki namazdan sonra Hz. Rasulullah’ın semâları gezişi. Cebrâil’in eşliği ile yedi kat semâdaki o semâ varlıklarını; o semâların yaşamlarını, bu arada cennettekilerin yaşamlarını, cehennemdekilerin yaşamlarını seyretmesi, ikinci bölüm. Bu da mirâc değil!.

Üçüncü bölüm ise, Sidret-ül Münteha denilen; ef’al âleminin, çokluk âleminin son bulup; Cebrâil’in; “ben buradan sonra yokum” dediği noktadan başlayıp, Hz. Rasulullah’ın kendi hakikatine yönelmesi suretiyle Rabbini, bâtınında müşahede etmesi; “MİRÂC” denen olaydır.

Bu üçüncü bölüm bâtınî - enfüsî bir seyirdir; âfâki bir seyir değil!.

Birinci bölüm, Tay-yi Mekân olayıdır. İsra olayıdır, Mekke’den Kudüs’e!.

İkinci bölüm, Semâları, Cennet ve Cehennemi gezmesidir, Cebrâil’in eşliğinde. Bu da Mirâc değildir.

Esas Mirâc denen üçüncü bölüm ki, bu enfüsîdir. İkinci bölüm de afâki idi. Semâlrı gezişi cennet ve Cehennemi görüşü afâki idi. Afâki seyir idi. Üçüncüsü, enfüsî seyirdir, Rabbini bâtınında görmesidir.

Kâb-ı gavseyn ev ednâ”, yani “yayın iki ucunun yakınlığı hatta daha da yakın” nisbetinde kendi hakikatinde, özünde Rabbini müşahede etmesi etmesi!. İşte bu Mirâc’dır...

Niye bu mirâcı anlattım şimdi ben size?.. Ne gereği var? Püf noktası neydi?

“Namaz, mü’minin mirâcıdır”; diyor Hz. Rasulullah...

Biz, genelde “Mirâc” diye bu üç bölümün tamamını düşündüğümüz için, “namazda bu üç bölümün tamamı olur” diye hayâl ediyoruz, tasavvur ediyoruz.

Hayır!.

Bu üç bölüm namazda tezâhür etmez!. Namaz’da tezahür eden, üçüncü bölüm diye anlattığım kısmıdır!. Hakiki “Mirâc” da budur işte.

Kişi namazı hakkıyla eda ederse, bu Mirâc onda hasıl olur.

Namazın hedefi, amacı “Mirâc”dır.

Bazıları için de, yaşamın amacı “Mirâc”dır!.

Düşünen beyin, bu cümleden şunu çıkaracaktır. Namazın amacı ve hedefi Mirâc ise, anlaşılır ki bundan, “Mirâc” edenin namazı eda olmuştur!. Elbette buna kişinin kendi vicdanı karar verecektir.

Şimdi burada, daha evvel beni görmemiş olan birisini düşünün!. İlk defa gelen!. Diyelim ki siz!. Daha evvel beni görmediniz. Ve, ilk defa şu anda beni gördünüz.

Bundan sonra hayatınızın her hangi bir döneminde, beni görmemiş olabilir misiniz? Beni görmemişlerin hissiyatına sahip olabilir misiniz? Mümkün mü böyle bir şey?.

Bir kere beni gördüyseniz bu, hafızanıza yerleşmiş ve nakşedilmiştir!. Çıkarmanız mümkün değil!

“Mirâc”ı da bir kere yaşayanın, onu kendisinden silmesi asla mümkün değildir. Mirâcı yapan, “dâimi namaz” mertebesine yükselir... “salât-ı vüsta”dan, “salât-ı dâimi”ye geçer.

Salât-ı vüsta”dan, “salât-ı dâimi”ye geçiş, “Mirâc” ile mümkündür.

Bu, seyr-i bâtınî’nin getirisidir..

“Namaz mü’minin Mirâcıdır” sözüyle Efendimiz bir gerçeğe işaret ediyor.

Hz. Rasulullah, Mirâc yapmış bir Zat.

Mirâcı nasıl ve ne ile yaptı?

Kendisinde meydana gelen “Fetih” ile gerçekleştirdi.

Eğer, Hz. Rasulullah’ta bu fetih olmasaydı, onda Mirâc meydana gelmezdi.

Cuma akşamları Kurândan, önce “Yâsin” ondan sonra , “iza vakıa” sonra da, “inna fetehna leke” okusak!.

Sevabı çok bunların!.

Peki, okusak diyoruz da; “İnna fetehna leke fethan mübiyna” sözünün anlamını hiç düşündük mü?

“inna fetehna leke fethan mübiyna liyağfire lekallahu ma tekaddeme min zenbike ve ma teaahhare......”

İnna fetehna leke fethan mübiyna”:

Biz sana açık seçik bir fetih ihsan ettik”….

Bu fethin sende meydana gelmesi sebebiyle, fethin yaşanılan doğal sonuçları gereğidir ki;

liyağfire lekallahu ma tekaddeme min zenbike ve ma teahhare”:

Senin geçmiş ve geleceğe dönük bütün günâhların, kusurların bağışlanmıştır”.

“Ve yutimme ni’metehu aleyke”:

Ve dahi sana olan nimet böylece tamamlanmıştır”.

“Ve yehdiyeke sırâten müstakıyma”:

Ve dahi sana mutlak gerçeğe yönelme kapıları açılmıştır. Mutlak gerçeğin hakkını eda etme kapıları açılmıştır”.

“Yensurekallahu nasren aziyza”:

“Allah, sana çok aziz, çok değerli, karşı çıkılması mümkün olmayan bir mutlak zaferi ihsan etmiştir”.

İşte, Mirâc ile Fetih sûresinin başında bahsedilen hâlin bağlantı noktası.

Mirâcı olanlarda, bu âyetler tezahür eder.

Efendim, bu âyetler Hz. Rasulullah’a gelmiştir. Onun hâlini anlatır. Basılan Kurân da Hz. Muhammed’e s.a.v. ait bir kitaptır .. Biz koyalım bir kenara!. Hz Muhamed de okudu geçti, gitti zaten!!!...”

Kurânın her âyeti, ümmetten her bir ferdi ilgilendirir. İçindeki hiçbir âyet için; “Bu Ebu Bekr ile ilgilidir. Bu, Hz. Muhammed’a aittir… Bu falancayla ilgili inmiştir” diyemeyiz.

Her bir âyet, her bir birimi ilgilendirir. Her bir birim kendi kapasitesi kadar ondan âyet alır.

Kimi Kurândan bir âyet okur(?) bütün hayatı boyunca, geçer gider!.

Kimi Kurânı Kerim’den 50 âyet okur, geçer gider. Kimi 500 âyet okur gider. Hatm(?) edebilene ne mutlu!..

Kurânda diyorki, “Namaz, mü’minin Mirâcıdır.”

Peki, bu mirâc nasıl oluşacak?.

Nasıl oluşacak veya nasıl oluşmayacak?. Oluşmasını sağlayan nedir? Oluşmamasını sağlayan nedir?

Hz. Rasulullah diyor ki;

Fatihasız namaz olmaz!.

Başka bir yerinden söz etmiyor Kurân’ın!. Namaz da mirâc olduğuna göre; Mirâcın yolu Fatihadan geçer demektir bunun anlamı!.

Başka bir Hadis-i şerifte ne diyor?.

“Her kılınan namaz, kendisinden önceki vakitle kendisi arasındaki bütün günâhları siler, bağışlar, af ettirir”; diyor.

Namaz, Fatiha’sız olmadığına göre, Fatiha ile namaz eda edildiğine göre demek ki; Fatiha’daki sır, senin bir önceki kıldığın namazla, senin o kıldığın namaz arasındaki günâhların hepsini bağışlatıyor.

Allah’a şükür ben namaza duruyorum ve okumaya başlıyorum…

“Bismillâhir rahmanir rahiym, elhamdu lillâhi rabbil alemiyn, errahmanir rahiym, mâliki yevmiddiyn............. âmin.”

Fark edin, anlayın ki, bu şekliyle ben namaz kılmamış oldum!. Fatiha’yı da “OKU”madım!!!.

Dil ile Fatiha’yı tekrar etmem yetmez!. Bu yüzden de “OKU”muş olmadım!.

Hatırına okumanın neresindeyken geldi? Mesela geldi ki; “kul hu vallahu ahad Allahus samed lem yelid ve lem yuled”I okuyorsun… Y a da Fatiha bitti!!!. Neredeysen orada kal orada!. Geri dön!. Besmeleyi çek! “elhamdu lillahi rabbil alemiyn” diyerek bunun manâsını bir düşünün!

Sonra “mâliki yevmid diyn”in manâsını bir düşünün. Bundan sonra da, “iyyake na’budü”nün manâsını idrak etmeye çalış!.

İşte o zaman namazın yerine gelmeye başlar!. Böylece “Mirâc” basamaklarında yukarı doğru adım atarsın. İşte o zaman namazın ne olduğunu da anlarsın.

Ya bunu yapmazsak?.

Fatiha’dan sonra kısa sûreleri okuyoruz hani, ne bulursak!. Orada da bir şeyler okuyoruz ama, ne okuduğumuzun farkında değiliz galiba!.

ereeytellezi yukezzibu biddiyn

eraeyte.. Gördün mü?. Elleziy.. onu ki, “yukezzibu biddiyn”.. “Allah’ın sistemini yalanlıyor”!. Allah’ın yaratmış olduğu bu sistem ve düzeni yalanlıyor.

“fezalikelleziy yedu’ul yetiym ve lâ yehuddu alâ taamil miskiyn.” Yetimlerin hakkını yiyiyor. Gariplerin, fakirlerin hakkını vermiyor, sistemi yalanlaması dolayısıyle.

Sonra; feveylün lil musalliyn elleziyne hüm an salatihim sahun

Namaza duruyor, yatıp kalkıyor ama, namazın ne olduğundan gafil!..

Bak böyle diyor âyet!…

Yıllar boyu yatıp kalkmış, namaz kılıyorum sanmış!!!… Kendi gibi namaz kılmayanları da cehennemlik olmakla suçlamış; “siz cehennemliksiniz” demiş. Ama daha kendisi, namazın ne olduğundan gafil!. Namazın mirâciyetinden bihaber!. O mirâciyeti yaşamamış.

“ellezziyne hüm an salatihim sahûn”!…

Fatihadan sonra bir çoğunuz okuyordur bunu. Kurân’daki 8 kısa sûreden biri.

“Aman, çabuk okuyalım da bitsin bu namazda”!!!

Pardon!. Hanginiz buradan bir an önce kalkıp gitmek istiyorsa, hemen kalkıp gidebilir elbette?… Namazdan da sıkılan oyalanmasın hiç!!!.

Ama, o namaza durduğunuz zaman bir an önce bitirip, gitmek istiyorsanız bilin ki bu “Allah” huzurundan çekip gitmek istiyorsunuz, demektir!.

Şurayı bırakıp gitmeyi kimse istemiyor, kimseden gık çıkmadı!.

Ama, Allah’ın huzuruna durmuşsun, mirâca niyetlenmişsin, “bir an önce şunu okuyayım da namazı bitireyim de çekip gideyimdiyorsun!.

Benim anlayışıma göre Kurânı anlamadan hatmetmekten, daha değerli olan; Kurânı anlamaktır!.

Kurândaki değişik verileri manâları bir araya getirip sonuç çıkarmaktır. Ve de, düşünerek yaşamaktır.

Sen, ey “Allah”ı isteyen kişi!.. Bir sohbet ortamını bırakıp gitmek istemezken… Hem, “Allah”ın huzuruna çıktım diyorsun!.. Sonra da, bir an evvel okuyacaklarını okuyup kaçmaya çalışıyorsun.

Diyelim ki, birisi kalkıyor, diyor ki:

“Hulûsi, seni çok seviyorum!. Hayatta her şeyden çok seviyorum. Evimden, işimden, yakınlarımdan, her şeyimden ama her şeyimden çok seviyorum. Hep seninle beraber olmak istiyorum.

Sonra?...

İşte burada bulunduğum sırada, bir ara uğruyor, beş dakika oturuyor, merhaba, nasılsın iyi misin falan filân ve çekip gidiyor.

Böylesine beş on dakikalığına uğrayıp, hatır sorup ondan sonra da kalkıp giden buna karşın da beni her şeyden çok sevdiğini söyleyen insanı, ben ne kadar inandırıcı bulurum? Ne kadar ikna olabilirim.

Sen kalkıyorsun, hem Allah’ı çok seviyorum, Allah’a ermek istiyorum diyorsun, ondan sonra da, “Allah” ismiyle işaret olunanı yaşamak üzere namaza durduğun zaman, iki âyet miktarı kadar yönelip, daha amacın gerçekleşmeden hemen namazdan çıkıp, diğer işine dönüyorsun.

Ben şuraya gidicem” deyip arabaya biniyor, motoru çalıştırmanın akabinde tekrar motoru susturup, eve giriyor; sonra da, istediği yere gitmiş olmanın huzur içindeki insanlar gibi eve dönüyorsun!!!

İşine dönüyorsun, eşine dönüyorsun, aşına dönüyorsun… Yalnızca dünyanı yaşıyorsun! Bütün yaşamın dünyalıklar olmuş!. Ondan sonra da kalıp, “ben Allah’ı çok seviyorum” diyorsun!!!

“Allah”ı ne kadar istediğin, senin yaşamından, hâlinden, zamanını neye ayırdığından belli!. Allah ile bağın ne kadar?.

Bırak “ALLAH”ı istemeyi bir yana ebedî cennet yaşamını bile ne kadar istediğin sorgulanmaya değer… Ya da ebedî cehennem azabını ne kadar ciddiye alıp, ondan korunmak için neler yaptığın!…

Sen giderken tersine, nasıl ulaşırsın Mersin’e!

Namaz diyorsun “salât”a… İçindekiler?”

Secde; Kişinin varlığının, Allah” indindeki yokluğunun yaşanması demektir!.

Kıyâm; Allah’ın Bâkî olma vasfının yaşanma mahallidir.

Secdede Kurân okunmaz!. Kurân, kıyam hâlinde okunur.

Secde; fenafillahtır; kıyâm; bakâbillâhtır.

Bunun üstünde bir düşünün!. Bu, önemli bir konudur. Pek de kitaplarda rastlanmayan bir noktadır bunlar.

Secdede okunmaz Fatiha; kıyamda okunur!. Mirâcın kapısı olan “Fatiha”, ayakta iken okunur!.

“Allahu Ekber” deyip, eller şöyle kalkarken tekbire; “Dünyamı geriye attım” diyorsun. “Allah ile aramda hiçbir şey kalmadı” diyorsun.

Dedikten sonra, onun gereğini de namazda yaşamıyorsan, sonra sana “yalancı” derler, “riyâkâr” derler.

“Ya dediğin gibi ol!. Ya da olduğun gibi görün!..”

Dediğin gibi olmak için, namazın hakkını vermen lâzım!. Namazın hakkını vermek için de, ağızdan çıkacak her kelimenin manâsını öğrenmek ve onu anlayarak, hissederek söylemek gerek!.

Benim karşıma gelen biri, ağzından çıkan kelimelerin manâsını idrak ederek söylemiyorsa, uyarıyorum; “Sen ne konuştuğunun farkında mısın? Ağzından çıkan kelimelerin manâsını anlıyor musun?, idrâk ederek mi konuşuyorsun”; diyorum.

Namaza durduğun anda da, sana bu şekilde hitap ediliyor ama senin kulağın onu duymuyor. Namaza durduğun anda sana hitap ediliyor; “Ağzından çıkanın manâsının farkında mısın?”

Efendim, bir türlü namaz kılamıyoruz

Sen ne dediğinin farkında değilken; nasıl, namazı eda edersin ki?

İki kişi, karşı karşıya geldiğiniz zaman, düşünerek, idrâk ederek birbirinize hitap ediyorsunuz, ne demek istediğinizi bilerek.

Öte yanda sen, “Allah” huzurunda, ne dediğini, niye dediğini bilmiyorsun!.

Sarhoşlar için gelmiş bir âyet var;

“Sarhoşken sakın namaza yaklaşmayınız”

Niye?. “Sarhoşken” sözünden kasıt ne?

Ne dediğinizi, ağzınızdan çıkanı bilmez bir halde iken namaza yaklaşmayın! diyor.

Sarhoşluktan murad, içki içmek değil, içkinin şuuru bulandırmış olması, ve bunun neticesinde de, ağızdan çıkan sözün idrâkında olmamak demektir.

Yani, “ağzından çıkanın manâsını değerlendiremiyorsan, ne dediğini bilmez hâldeysen, söylediğinin anlamını idrak edemiyorsan, o zaman namaza yaklaşma” diyor.

Biz, bunu nasıl anlıyoruz?.

İşte; “Lâ yemessehu illel mutahharun.” “Tâhir olmayanlar Kurâna el sürmesinler!” âyetini anladığımız(!?) şekliyle uygulayıp, haydi yallah duşun altına!. Kovalar dolusu suyla yıkanıp temizlenmeye çalışıyoruz!!!.

“Duşun altına gir de, Kurâna öyle dokun” demiyor ki âyet!.

Kafandaki şirk düşüncesinin pisliğinden arındıktan sonra; “Allah” ismi ile neyin anlatılmak istendiğini fark ettikten, idrâk ettikten sonra al bu Kurânı oku; yoksa, anlayamazsın!. anlamında olduğu bu “arınmayan dokunmasın âyetinin anlamı… “Sarhoşken namaza yaklaşmayın” âyetinin manâsı da; “ne dediğinin idrakinde değilsen, namaza yaklaşma” demektir.

Çünkü, namazdan amaç; Mirâctır!.

“Mirâc”dan amaç; “Allah” adıyla işaret olunanı bâtınında yaşamaktır “Allah ahlâkıyla ahlâklanmış olarak”…

“Allah”ı bâtınında müşahede etmek de ancak şuûr ve idrâk ile olur.

İdraksiz, şuûrsuz bir şekilde namaza yöneldiğin zaman, namazın sadece şeklini, bedensel yanını yerine getirirsin.

Tıpkı, buraya hasbel kader uğramış bir adamın, ben bunları konuşurken, İstanbul’daki işlerini düşünmesi, benim söylediklerimin onda hiçbir açılım yapmaması gibi..

İstanbul’dan kalkmış, bir yığın cefaya katlanmış, yorulmuş gelmiş, yarım saattir karşımda oturuyor ama kafasında, İstanbul’daki işleri var!. Benim söylediklerimin biri, “bir kulağından girip öbür kulağından çıkıyor” değil!. Kulağına bile girmiyor!!!.

Ve ondan sonra, buradan kalkıp gidiyor...

“Ne anlattı Üstad?”, diye soruyorlar İstanbul’a dönüşünde dostları!..

-Sormayın!. Kafamda çok işler vardı, ne dediğini hiç duymadım bile!”

-Peki, niye kalktın gittin kardeşim İstanbul’dan ta Antalya’ya kadar madem dinlemeyecektin?. Niye bunca eziyet, zahmet?… Hatırlamaya çalış, ne konuştu Üstad?. Neler anlattı?.

-Çok güzel şeyler anlattı!.

-Ne dedi?

-Çok güzeldi. Çok huzur verdi yahu!. Çok güzel odası vardı. vs vs.

Namaz da, çok iyi(?), çok güzel(?), bir çoğumuz için!.

Namaza duruyoruz; ne amacımızın farkındayız, ne namazın!. Bir görev!!!. Görevi yerine getiriyoruz. Kıl demişler namazı(!), biz de kılıyoruz!!!

Bak dostum, “görev olsun” diye önerilmedi ki sana namaz!.. Bir amaç uğruna tavsiye edildi.

Nedir o amaç?.

Bâtınında, Hakikatında Allah’ı müşahede edesin diye!.

Sen, bu amacı gerçekleştirmek için namaza gireceksin, namazı eda edeceksin ki, Mirâc hasıl olsun.

Yani bu, bir görev değil!.

Mirâcı yaşamanın sonucunda, sende hasıl olacak bazı şeyler var. O bazı hasıl olacak şeyler sonucunda geleceğin sıkıntı ve azaplardan kendini kurtarıp, bir yere varacaksın.

Bir amaç uğruna sana namaz kapısı açıldı.

Sen namazı bir görev gibi düşündüğün zaman, zaten hiçbir şey alamıyorsun, fark edemiyorsun ve de anlamıyorsun, demektir.

Sana , “Git, Ahmed Hulûsi’yi gör” dediler. Sana bir görev verdikleri için geldin.

Geldin, gördün(?) ve gittin... Ne aldın?.. HİÇ!...

Yahu sana dedilerse “Ahmed Hulûsi diye biri var!. Git, gör, dinle diye!..

Sen de; “Acaba bana ne vermek istiyor, ne alabilir, ne öğrenebilirim” düşüncesi ile gelir ve sözlerimi dikkatle dinlersen, işte o zaman Ahmed Hulûsi’yi ziyaret etmiş olursun.

Yoksa, anlattıklarını can kulağı ile dinlemeyecek, onun dediklerini anlamayacak ve değerlendirmeyecek isen, Ahmed Hulusi’ye gelsen ne olur, gelmesen ne olur?

Önemli olan Ahmed Hulûsi değil, O’nun anlattıklarının, senin kafanda bir ampul yakması!. Bir konuda sana ışık tutması!.

İşte o zaman Ahmed Hulûsi’ye gelmiş olursun.

Namaza gelmenin manâsı da; “Mirâc”ı yaşamak!.

Onun için Gavs-ı Âzâm Abdülkadir Geylâni diyor ki:

“Mirâcı olmayanın namazı yoktur”!

Risâlei Gavsiye Açıklaması” adlı kitabımızda birçoğunuz okumuştur, bu sözü..

Beş vakit namaz, sana günde beş defa mirâcın kapısını açıyor.

O kapıdan içeri girip sarayın sahibi ile hemhâl olmayı kolaylaştırıyor…

Sen de, “Öyle bir şeye benim ihtiyacım yok” diyorsun… Ondan sonra da; “Ben onun için yaşıyor onu çok seviyorum, O’nun yolundayım”; diyorsun.

Nasıl olur, O’nun yolunda olmak?. O’nun hâlini ve ilmini paylaşmadıktan sonra onun yolunda olmak ne demektir?.

Kendini aldatma!..

Bu güne kadarki çeşitli konuşmalarımda hep bir tek gerçeğin üstünde çok fazla durdum.

Kendinizi aldatmayın!.” Dedim.

Kendinizi aldatmanın pahasını ödeyemezsiniz!.

Neyi, neden, yapmakla yükümlüsünüz, bunu idrâk edin! Sonra da o idrâkinizin gereğini yapın!.

Yarın size kimseden fayda yok! Gideceğiniz yerde mâzeret diye bir şey geçerli değil, o boyutta “mâzeret” kavramı yok!.

Mâzeretiniz bugün ne olursa olsun, yarın âhiret yaşamınızda hiçbir şekilde geçerli olmayacak!.

Mâzeretin geçerli olmayacağı bir ortama mâzeretle gitmeye kalkmayın! Geçersiz akçe!..

Dünyada insanın var olmasının amacı, Allah’ın yaratmış olduğu sistem ve düzeni anlayarak, o sistem ve düzeni değerlendirmek suretiyle kendini geleceğe hazırlamasıdır.

Hangi mâzereti kendine vesile kılarsan kıl, öbür tarafa gittiğin zaman mâzeret geçersiz olacak ve sen bu hâlinin sonucunu yaşayacaksın!.

Allah ismi ile işaret edilenin, özünü ve özelliklerini kendinde bul ki, gelecekte selâmet olsun yaşamın”, denmiş.

Sen, ulaşmanın kapısı olan namaza girmiyorsun daha!.. Namazı yaşamıyorsun, namazı eda etmiyorsun!

Ondan sonra da, “Ben bu yoldayım”, diyorsun.

O yolda olmak bir şey ifade etmez ki!. Yola çıkmaktan amaç, hedefe ulaşmaktır.

Sen hedefe ulaşmayı amaç edinmemişsin, hedefe gitmeyi düşünmüyorsun, yollarda ömür harcıyorsun.

Kaç yüz kilometre gidersen git, isterse bir metre kalsın, içeriye girmedikçe içerdekini göremezsin!.

Boşa emek!.

“İlim, ilim bilmektir. İlim Allah bilmektir. Sen Allah’ı bilmezsin!. Bu nice emektir”, demiş işte!.

Allah’ı dışarıda, ötelerde değil, Özünüz’de bulma şansına sahipsiniz.

Bunun yolu da ilimden geçer, namazdan geçer.

Namaz da, “Fatiha”yı “OKU”makla ancak gerçekleşir!.

Fatiha”yı “oku”mak demek, onun kelimelerinin manâsını anlayıp, idrâk ederek, o kelimenin manâsını hissedip yaşamak, demektir.

Fatiha’nın kelimelerinin manâsını hissederek okuduğunuz zaman, size Mirâc basamakları açılır ve o nisbette namazınız Mirâca döner.

Nur, ilim nurudur. Nuru, ampul ışığı, güneş ışığı zan etmeyin. Nur kelimesinin anlamı, imân nurudur. İnsanı Allah’a erdiren şey imân nurudur.

Akıl, imân nuruna basamaktır. Akıl imân nurunu değerlendirir. Fakat imân nuru olmaz ise, kişi cennete giremez!. Cennetin anahtarı imân nurudur, akıl değildir.

Akıl, insanı imân nuruna erdirir. Yol, akıldır. İmân saraydır.

Kişi de iman nuru yaratılmamış, var edilmemiş ise, o kişi şâki olarak gider.

Kişide imân nuru yaratılmış ise, o kişi saîd olarak gider. İmân nuru var olmamış kişinin sonradan imân nurunu kazanması mümkün değildir.

Ana rahminde 120 nci günde o kişiye imân nuru verilir. İmân nuru verilmemişse, o kişi bir daha iman nurunu elde edemez.

İmân nuru çeşitli sebepler ile zaman zaman güçlenir, parlar. Zaman zaman zayıflar ama, yok olmaz!

İmân nurunun güçlenmesi kişiye eda kapısını açar.

Biz insanlara, öncelikle “MÜRİD” ismini tavsiye ederiz.

Çünkü, insandaki irade gücünü artırır.

Mürid isminden sonra, önündeki engelleri, perdeleri aşabilmesi için gerekli olan hoşgörüyü, yani, her şeyin yerli yerindeliğini idrâk ettirecek olan “HALİYM” ismini tavsiye ederiz.

Haliym ismi, Allah’ın her şeyi yerli yerinde yaratmasını kişiye idrâk ettirir. Hoş görünün kaynağıdır.

Ondan sonra, “MÜ’MİN” ismini tavsiye ederiz. Mü’min ismi, imânı kişide güçlendirir. Var olan imânı güçlendirir. Var olmayanı imânlı kılmaz!

Ondan sonra, “NUR” ismini tavsiye ederiz. İmân nurunun parıldayıp, Allah’ın yaratmış olduğu sistemdeki gerçekleri fark etmesi için.

Ondan sonra, algılama hatalarını ortadan kaldırmak, her şeyi doğru dürüst, gerçekçi bir şekilde algılamasını tavsiye etme babında “SEMİ” isminin zikrini veririz.

Aldığını iyi değerlendirmesini temin etme babında “BASİR” ismini veririz.

Sistemdeki birbirleriyle arasındaki bağlantıları sağlayıp, sentezleri yapabilmesi için, “HAKİM” ismini veririz.

İşte bizim tavsiye ettiğimiz bütün isimler, böyle komplike bir sistem, bir bağlantılı sistem sonucudur. Rastgele bir esma zikri değildir. Bunların her birinin diğerleriyle bağlantısı, sebep-sonuç ilişkileri vardır.

Öyleyse, toparlayalım ;

Amaç; Allah ismiyle işaret edilen varlığı anlayıp, tanımaktır.

Amaç, isim değil, Müsemmadır. İsmin çevresinde dönüp duranlar, ömürlerini boşa harcarlar.

OKUmak demek; okuduğu kelimelerin manâsını anlayıp, idrâk etmek ve de hissetmek demektir.

Bu hissediş, kişideki tekâmülü meydana getirir.

Bu tekâmülün sonu secde!. Sonun başlangıcı da kıyamdır.

Secdede varlığını yok etmeyenler, kıyamda, Fatihayı okumaktan mahrum kalırlar.

Öyle ise dualarımız;

“Allahım, bize namazı nasip et!.” şeklinde olsun!.

Namaz eda edilmeden, namaz ikame edilmeden, namaz daimiye dönmeden, hedefe ulaşılmış sayılmaz!.

İşte onun için denmiştir; “Namaz dinin direğidir.” diye..

Bir çoğunuzun dikkatini çekmiştir; Pek namazdan bahsetmemişimdir, şimdiye kadar. Bir çok şeyden bahsetmişimdir de, namazdan bahsetmemişimdir... Niye?.

Çünkü bir çok şey anlaşılıp idrâk edilmeden, namaza girilmez!.

Namazı anlamayan da zekât veremez!

İşte bu yüzden; “akimus salati ve atiuz zekât” bağlantısı vardır Kurânda.

Allah, hepimize namazı kolaylaştırsın. Gerçekten namazı isteyenlerden ve hakkını eda edenlerden olmayı bize nasip etmiş olsun Cenabı Hak.

Cumanız mübarek olsun!..

*  *  *