Sistemin Seslenişi -2

Ahmed Hulûsi

SENARYO

Amerika, New Jersey’de oturduğumuz bu ev ufak sayılır… İki yatak odası var üst katta… Bir de benim çalışma odam; bir yazıhane üstü PC, ve iki koltuk, bir de kütüphane… Topu topu 1.80x1.90!

Buradan fırsat bulduğumda aşağıya iniyorum, Türkiye’de bıraktığımız evin yatak odası büyüklüğündeki, geçmeli 2 odalı salona!!!… Birinde yemek masası sandalyeler, ötekinde de üç-dört koltuk ile benim dev ekranım 53 inç TV!

Bana kafamı dinlendirip düşünmek için iyi geliyor TV’deki filmler… Hem İngilizce’mizi Amerikan’laştırıyoruz; hem de adamların neler hayâl ettiklerini seyrediyoruz…

Filimler, ya pembe dizi tarzından duygusal-romantik… Ya da, ultra teknoloji, “action” denilen vurdulu kırdılı hareket filmleri…

Yalnız onları seyrederken anlayamadığım şeyler oluyor meselâ…

Korkunç bir teknoloji harikası işlemlerle dolu filmler var; hani bir zamanlar bizde oynayan “Görevimiz Tehlike” türünden; fakat onun çok çok gelişmişi diziler var burada… Meselâ “Dişi NİKİTA”…

Öyle teknoloji kullanılıyor ki filmde şaşıp kalıyorsunuz…

Sonra da, tekrar şaşırıp kalıyorsunuz; böylesine teknoloji var da Amerika’da, niye bir Saddam ile başa çıkamıyor?… Niye bir Miloseviç ile başa çıkamıyor; diye…

O zaman olayların arka plânında başka şeylerin döndüğünü fark ediyorsunuz!… Görünenle görünmeyenin birbirinden çok farklı olduğunu!.. Gösterilenle gösterilmeyenin çok farklı olduğunu!.

Anarşiyi, terörü, savaşı kısa sürede önlemeyenlerin, bundan menfaatleri olduğu için önlemediklerini; önleyecek güçleri olduğu halde, bunu kısa sürede kesip atmamakla, büyük vurgunlar vurduklarını fark ediyorsunuz!... Silah sanayi dünyada önemli kaynak; petrol sanayii gibi!... Satanlar ve satın alınanlar dünyası!. Filler ve sivrisinekler dünyası!.

Sonra yazıp çizip, laklaklıyoruz… “Kahrolsun……!”

Ben filmleri seyrederken bazen şapşırıyorum; konuşuyorum:

-Olur mu böyle geri zekâlılık!… Burada bu hareket yapılır mı?… Şimdi onun öyle değil, böyle yapması gerekirdi!… Saçmaladı işte!”

Bakıyor bana Cemile Kamer; gülüyor hâlime… Diyor ki:

-Hayatım bu senaryo gereği!.. O adam öyle yapmasa, daha sonraki olaylar nasıl oluşacak?

Hem o adamın senaryo gereğini oynamak mecburiyetinde olduğunu unutuyor musun?… Senaryo böyle yazılmış!

Şimdi o adam senin düşündüğün gibi düşünüp, öyle yapsa, oyun böyle gelişmez ki!… İlle de kızacaksan, senariste kız!.

Lûtfen kızıp sinirlenme!…

Hep birileri bir yerlerde senaryolar yazıp; oynatmıyor mu bizi?”

Uyarı gelince böyle, büyük yerden; dilimi alıp iki çenemin arasına, susup oturuyorum!… Hak veriyorum O’na, o an için!…

Oyuncunun elinde değil ki, senaryoyu değiştirmek!…

Tekrar PC başına geçip, yazılara koyulmadan önce, biraz daha seyrediyorum NBC’yi, FOX’u, CNN’i… Kosova’ya kaç sorti yapıp; kaç Kosova’lının daha kahrolası Sırplar tarafından katledildiğini dinliyorum.

Türkiye’den sayısız ölüm haberleri geliyor, üzülüyorum!..

Bunlar “yaşamın, gerçekleri”!.

Film değil, bize göre!

Doğuyoruz, büyüyoruz; büyürken, içinde yaşadığımız toplumun doğru ve eğrileriyle şartlanıp; onları doğru ve eğri kabul ediyoruz!… Sonra genetiğimizin de yönlendirdiği karakterle, başlıyoruz en iyi şekilde yaşamak amacıyla savaş vermeye…

Kâh aldatıyoruz, kâh kandırıyoruz; kâh ezip geçiyoruz; kâh vurup geçiyoruz; kâh egomuzu tatmin için birilerinin üstünden geçiyoruz!…

Kimimiz için, dünya, o olmasa dönmez, hâle geliyor!… Kimimiz, yorumları olmasa, insanlar yönlerini tâyin edemeyecek sanıyor!…

Kimimiz cep, kimimiz koltuk veya etiket uğruna nice savaşlar verip; hep vatan uğruna millet uğruna yaşıyoruz!!!…

Millet deyip, cebimizi dolduruyoruz; Din deyip, cebimizi dolduruyoruz!… Cebimiz olmazsa, etiketimizi; şânımızı dolduruyoruz!

Yaşamın evrensel amacı ne mi olmuş?… Para… Koltuk… Nâm… Dişi…

Tüm oyunlar bunun üzerine kuruluyor…

Her şey, eline geçene kadar değerli!.. Satın alana kadar, değerli!.

Elde ettin mi, değeri tükeniyor; haydi yenisine!… Satın alınmayacak, elde edilip hükmedilmeyecek yok sanıyoruz!. “Kaça?” demekte devam ediyoruz!… Allah’a bile, paha biçmeye kalkıyoruz!

Paraya doymuyoruz!

Koltuğa doymuyoruz!

Nâma doymuyoruz!

Dişiye doymuyoruz!…

Ötesini, bilmiyoruz ki!…

Allah Rasûlü’ne de imanımız yok ki, gösterdiği hedefe ulaşmak gibi bir amacımız olsun!…

Doyasıya, patlayasıya, çatlayasıya, yiyip içip, çiftleşmenin yollarını arayıp duruyoruz!.

Tanrı korkusu olmasa, ne zekât vereceğiz, ne bir iyilik yapacağız!.

Ama ya varsa, öte dünya?

İşte bu korku bazılarımızı biraz dizginliyor!.

Hayvânî arzularımızı frenliyor!.

Ateş ve azap korkusu tanrı korkusuyla birleşince, disk fren gibi işlev görüyor!.. Bu korkuları olmayansa dolu dizgin, patlamış frensiz araba gibi!. Nereye kadar?… Toslayacağı yere kadar!.

Ama tüm bunlar, oyunun bir sahnesi daha… Farkında değiliz!. Arkada, bu sahneye göre gelişecek çok sahne var daha!.

Bu sahnede kimlerle olduğun, kimlere hükmettiğin; kimlere vurup geçtiğin; kimlerin sırtında kimleri ezip tükettiğin, gelecek sahnelere göre çok önemli… Tohumunu, ruhsal genlerini düzenliyorsun bu arada… Bak o tohum sana neler yaşatacak zorunlu olarak genetiği istikâmetinde sana!

Dedesi erik yemiş; torunun dişi kamaşmış!.

Dedesi vurup geçmiş; torunu delinip geçmiş!

Oynadığın rolün, sana gelecekte hangi sahneleri yaşatacağını düşünecek kadar çalışmıyorsa artık beynin; ister biraz daha bu hâliyle kullan; faturanı yükselt!… İstersen bir sakatatçıya sat!… Mezelik ya da salatalık niyetine değerlendirilsin!.

Ölümötesi yaşamı idrâk edemeyip; gelecek yaşamına göre hayatına yön vermeyen; yalnızca, para, dişi, nâm, koltuk için gününü gün eden beyin; gelecek sahnelerde, ateşte kızartılıp, ya da haşlanıp, “ötekilerin” sofrasını süsleyecektir!.

Bu senaryoda, sana hangi rolün verildiği benim hiç derdim değil!.

Ama sen, senaryoda sana verilen rolün, gerisini de düşün; diğer sahnelerde başına gelecekleri de artık idrâk etmeye çalış!.

Senaryoyu anlayamasan, okumamış olsan da; hiç olmazsa, yaşamdaki rolün iyi olsun; buna çalış!. Başarıyorsan, nasip demektir!. Başarmak için gayret sarf etmiyorsan veya gerek duymuyorsan; şimdiden sakatçının yolunu öğren!.

Ben, Cemile’nin dediği gibi, artık senaristi görüp, senaryoyu canlandıranlara kızmamayı öğreniyorum…

Selâm olsun sizlere!

21.4.1999