Cuma Sohbetleri

Ahmed Hulûsi

VEHİM

6 Aralık 1996

Kim hiçbir şey yapmadığı halde, pek çok şey elde edebilir?..

Evde oturup, hiçbir çalışma yapmadan değer ifade eden bir şey elde etmek mümkün mü?

Boş duran insan, çalışanın kazandığını kazanabilir mi?

İnsan denilen varlığın zaaflarının en başında, evhamlı ve hayâlci olması gelir.

"Vehim" kelimesinin çoğulu olan "evham", bizim çeşitli konulardaki gerçekleşmesi asla mümkün olmayan şeyleri, sanki gerçekleşecekmiş gibi düşünüp, yaşamamıza ona göre yön vermemize sebep olur. Bugünkü deyimle “gerçekçi olmamayı” bizde oluşturur.

Karnının doyması için mutlaka bir şey yemen gerekir.

"Ben yemesem de doyarım!"

"Ben çalışmasam da bana bir yerlerden para gelir!."

"Ben ilâç almasam da Allah bana şifa verir!."

"Ben şunu yapmasam da şu olur!." türünden fikirler vehimdir!.

Bunlar bizim vehmimizin ürettiği zanlardır. Ve insanın en büyük zaafı da bu noktadadır.

Halbuki, bunun yanlış olduğu Kurân`da çok açık, net bir biçimde bildiriliyor.

Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhisselâm de bizleri bu konuda defalarca uyarmış;

Herkes ne çalışma yaparsa, mutlaka çalışmasının karşılığını alır” buyurmuştur.

"Efendim, yarın gece “Mi’râc Gecesi... Allah, Hz. Rasulullah’a nasip etmiş. İnşaallah bize de nasip eder. Bize de Mi’râc olur. İnşaallah biz de Mi’râcı yaşarız."

İnşaallah, maşaallah, tebarekallah!..

Boş bir temenni ve hayâlle bütün geceler, gündüzler geçer. Bırakın Mi’râc yapmayı, bir basamak yukarı bile çıkamayız!.

Niye?..

Cevap gayet basit:

Kendimizi aldattığımız için!..

Dünyada hiçbir insan bir diğerine, o insanın kendine verdiği zararı veremez!

Çünkü bir insan, kendini aldatmak suretiyle kendine öyle bir zarar vermektedir ki bir başkasının ona o zararı vermesi asla mümkün değildir.

Eğer siz belli bir takım çalışmaları yapmıyor, bir takım idrakleri yaşayamıyor, bir takım bilgilerin sonuçlarını günlük yaşamınızda uygulamaya sokamıyorsanız, hiçbir zaman onları yapanlarla aynı seviyeye gelemezsiniz!.. Bu konuda kendinizi aldatmayın!

Açın geçmişte yaşamış, tasavvufla uğraşmış evliyâların, mânevi büyüklerin hayatını okuyun!.

Neler yapmışlar?. Nelere katlanmışlar?. Ne gibi çalışmalarla vakitlerini değerlendirmişler?. Nasıl yaşamışlar?.

Onlar gibi yaşamadan, ter dökmeden, “Allahım bana bunları nasip et!” diye dua edersen çok beklersin!. Havadan hiçbir şey gelmez!.

Onlar neleri yaptıktan sonra, ne çalışmalar yaptıktan sonra o noktaya geldiler? Hz. Muhammed Aleyhisselâm ne görevler ifa etti?. Neleri yaşadı?. Nelerden sonra ona neler nasip oldu?.

Oysa biz, durduğumuz yerde, büyük hayâller peşinde koşuyoruz.

Beş vakit namaz, asgari şarttır, “   ” diyen kişi için!.

Çünkü, bu taban enerjiyi elde etmezse, öbür tarafta kendisine hiçbir şey ulaşmayacak. Ve hiçbir nimete kavuşamayacak orada! Ve Cehennemden de çıkamayacak doğru dürüst!.

Zira, o enerjiyi dünyada iken elde etmek gerekir!

Biz, daha günlük beş vakit namazı hakkıyla eda edemezken, hangi konularla ilgileniyor, hangi mertebelere göz dikiyoruz. Ondan sonra da o mertebelerin hayâli ile yaşıyoruz. Kesinkes kendimizi aldatıyoruz.

"Efendim, Hz. Rasulullah Mi`râc`a çıkmış da şunları yaşamış, bunları yaşamış..."

Eee?..

"Allah bize de nasip etsin!. Bak bu geceyi ne güzel kutluyoruz."(!)

Kendimizi aldatmayalım!. Gerçekçi olalım!.

Kim ne çalışma yapıyor ve bunun karşılığında ne bekliyor, nereyi hadefliyor?.

Önce hedeflediğini bir düşün!. Sonra hedefe varmak için nelerinden fedakârlık ediyorsun, yaşamına neler sokuyorsun?...Bu yolda ne çalışma yapıyorsun?...Gününün ne kadarını bu işe ayırıyorsun?... Bunu bir düşün!

Hayatta gerçekçi olmak kadar önemli bir şey yoktur.

"Ben Alllah’a inanıyorum" diyorsun. Ondan sonra da "Allah" adıyla işaret edileni bir tanrı gibi yukarı oturtup, işlerine karıştırmayıp, karşındakini suçluyorsun!

Sen daha "Allah" ismiyle sana işaret edilenin  ne olduğunu anlayamamışken; fikrinde, hayâlinde yarattığın, tasavvur ettiğin tanrıya "Allah" etiketi yapıştırıp, onu "Allah" sanıyorsan, daha ``İslâmiyeti`` anlamamışsın!..

Konuşmalarımda döner dolaşır, bu noktaya gelirim. Zira, çok önemli!.. Önce buranın kavranması lâzım!.

"Allah" isminin mânâsını anlayıp, kavrayıp, yaşamınızdaki yerine oturtun öncelikle Tüm değerlendirmelerinizi de artık bu kavrayışa dayalı olarak yeniden gözden geçirin...Bakalım ne kadarı doğru?.

Ama sen halâ, "Allah"ı bir tanrı gibi düşünüyor, "yukarıdan seyrediyor" diyor, olaylar içinde, yaşam içinde insanları suçluyorsan, insanlarda kusur-eksik arıyorsan, insanlarla uğraşıyorsan; kendini aldatıyorsun!.

"Rüzgâr eken fırtına biçer" derler. Ne yapıyosan karşılığını alacaksın!.

Sen hayâl peşinde koşup, insanlarla uğraşarak ömrünü tüketirsen, ne kendini tanıyıp, bilirsin, ne de

Allah’ı ..

Ve bütün bunların getirisinden de mahrum kalırsın.

İnsan denen varlıktaki en perdeleyici kuvvet vehim !. Bu aynı zamanda eskilerin "şer" dediği kuvvettir.

Vehim gücünü atamadığı içindir ki, insan cehennemde kalır.

Eğer şu dünyada her hangi bir anda, her hangi bir günde olaylar içinde yanıyorsan, dünya cehennemini yaşıyorsan, bu senin "vehminin" sonucudur.

"İSLÂM" kitabının yeni baskısına  ek olarak koyduğum bir bölüm var. Daha önce de bu konuyu işlemiştik.Oradan bir pasaj okumak istiyorum.

"İstisnasız bütün insanlar ``mahşer`` denilen genel toplanma ortamından sonra cehennem diye adlandırılan ortama gireceklerdir… Bundan sonra iman sahipleri oradan çıkacaklar ve cennet ortamına geçecekler.

İmanı olmayanlar ise cehennem ortamında ebedî olarak kalacaklardır!.

Yani cehennemden çıkıp cennet ortamına geçmek, kişinin ameline, çalışmalarına bağlı olmayıp; tamamiyle ``iman`` konusuyla ilgilidir!.

Kişinin Cehennemde kalış süresi ile cennetteki mertebesi ise, tümüyle dünyada yaptığı fiillerine, çalışmalarına bağlıdır!.

Cennette olmak daha doğrusu cennete girmek niçin imana bağlıdır?…

Bir kısım felç olayları vardır ki, bunlar tamamiyle psikolojik kökenlidir!. Bedende patalojik hiç bir problem olmamasına rağmen, kişi kendisinin felçli olduğunu ve bir daha asla yürüyemiyeceğini vehmederek; tekerlekli sandalyesinde cehennemini yaşar!.

Hastalık hastası diyebileceğimiz kişiler kendilerini etki altında tutan ``vehim`` gücü yüzünden akıllarını yeterince değerlendiremez!. Çeşitli kaabiliyetlerini kullanamaz; ve böylelikle de hayatlarını ızdıraba dönüştüren cehennemden çıkamazlar!.

İnsan, hayatını cehenneme çeviren vehim gücünün üstesinden akılla gelemez!.

Vehim kuvvetinin üstesinden gelecek olan insandaki güç akıl değil, ``iman``dır!.

Vehim, akıl ve ona dayalı olan tefekkür mekanizması üzerinde rahatlıkla tasarruf ederken, fiilleri direkt yoldan etkileyen iman karşısında daima yenik düşer!.

İşte bu yüzdendir ki  akıllıya teklif yapılmış ve ``imaniman`` ederek yürümesi önerilmiştir!.

Bedeninde fiziki bir arıza olmadığı halde kendini felçli sanan kişi inanacağı kişiyi buldu mu yürür!. Evhamlı kişi, iman edeceği insanla ya da bilgiyle karşılaşırsa ızdırabı sona erer..

En dar kapsamlı anlamıyla “Allah’a iman” da, kişiye karşılaştığı zorlukları, “Allah”a ait özelliklerin kendisinde olması nedeniyle kendisini o konuda selâmete çıkaracağına iman” sonucunu getirir!.

Kişi bu iman ile kendisinde cehennem ortamından çıkacak gücü bulur!. İsterse zerre kadar imanı olsun!.

Ama kişinin böyle bir imanı yoksa, kendisini bildiği güçlerinden ibaret sayıyorsa, “Allah”ı anlamamışsa ve iman etmemişse; özündeki Allah’a ait kuvvelerden mahrum kalacağı için edediyyen cehennemden çıkamayacaktır; ve dahi, imanı olmadığı için de, başka kim olursa olsun ona bu konuda yardım edemeyecektir!.

Aklı vehim gücünün etkisi altında olduğu için kendisinin asla yürüyemeyeceğini sanan kişi gibidir cehennemdeki imansız kişi!.

Görülüyor ki, ebedî olarak cehennemde kalacak olanlar, yaşamlarını yöneten vehim kuvvetinin etkisi altından kendilerini kurtarıp, iman etmeden yaşadıkları için sonsuza kadar cehennemde kalmaya mahkûm olmaktadırlar!.

 Hepiniz biliyorsunuz ki "Allah’a iman" denen olay, tanrıya imandan farklı!. Sen "Allah"a imân ettiğin zaman, Allah’ın ``Esmâ``sından varolmuş bir varlık   olduğunu; ona ait özelliklerin kendi varlığında olduğunu bilip, iman ediyorsun.

Buna imânın ne kadar ise, o kadar hayatta başarılı olursun!.

Besmele çekmek esasında, “ben varlığımdaki Allah’ın kuvveleri ile bu işe başlıyorum" demektir.

Eğer, bunu hissedebilirsen, o işi başarırsın.

``Besmele ile her iş başarıya gider``gerçeği, besmeleyi söyleyenin  o anda bu idrâkte olmasıyla mümkündür.

Kuru kuruya yalnızca lâfız olarak besmeleyi tekrar etmek, lalâkasız bir kelime demekten farksızdır.

Besmelenin manâsını düşünerek besmeleyi söyleyeceksin. Manâsını düşünerek söylemek de;

"Bu işe ben, bireyselliğimle değil, varlığımda mevcut olan Allah’ın varlığı, kuvveti, kudreti ile başlıyorum" demektir. Kişide bu idrâkin yaşanması demektir...

İşte sende bu idrâk oluştuğu zaman başaramayacağın iş yoktur.

Zîrâ bilirsin ki yapan ``Allah``tır!...``Sen`` değil!

``...Atan Allah`tı!...`` âyetinde işaret edilen sır gerçekleşir ``Besmele`` yaşandığında!.

İşte bu imanın sende olması lâzım ki sendeki vehim gücünü, hayâli aşabilesin.

Eğer bir yerde başarısız oluyorsan, bil ki o konuda sen özünden gelen bir biçimde o işe yönelmiyorsun!.. Kendini şu et-kemik birim sanarak o işe yöneliyorsun.

Allah’a iman, insana vehim gücünü aşabilme imkânı sağlar. Madde ve mânâda, her konuda başarısız olan insan ise imânını devreye sokmayıp, vehmin hükmü altında, hayâllerinin hükmü altında kendini tüketen insandır.

Ya hayâlinizi aşacaksınız, vehminizi aşacaksınız, güzelliklere erişeceksiniz, veyahut da vehminize, hayâlinize tâbi olacaksınız."Ben hiçbir şey yapmazsam dahi, nasıl olsa istediğim olur" diye avunacaksınız; ve de  hiçbir şey de olmayacak!.

Hâlsiz, kuvvetsiz olduğu yerde kalan adamın, “ben vitamin almadan da, hiçbir şey yapmadan da iyileşirim, geçer, kuvvetim yerine gelir" demesiyle, öbür adamın vitamini alıp, fırlayıp gitmesi gibi bir farkı mutlaka göz önünde tutun.

Kim ne yaparsa, onun karşılığını elde eder. Bu husus "Allah"ın bize bildirdiği ```Ana yasa``da yazılıdır. Bunu hiç hatırdan çıkarmayalım!.

İşin esası, temel prensibi şudur;

Sen öleceksin!. Ve ölümden sonra yaşam bitmiyor. Yaşam devam ediyor. Sen sadece boyut değiştiriyorsun. Öldükten sonra namaz, oruç, ibadet, hiç biri kalmıyor. Yani öyle çalışma türleri yok ölüm sonrası yaşam boyutunda!

Bütün bunları dünyada iken yapmak zorundasın!. Bunları yaparsan, ondan sonra rahat etme şansına sahipsin. Yapmazsan, öbür tarafta bunları yapma şansına sahip olmadığın gibi, getirisinden de mahrum kalıyorsun. Ana tema, ana esas bu!.

Durum bu iken; "Efendim kadın mı üstünmüş, erkek mi üstünmüş?.. Çarşaf mı giyilmeliymiş, başı açık mı dolaşılmalıymış?.. İnsanlar maymundan mı halk olmuş, Ademden mi?.. Adem nasıl halk olmuş, maymun nasıl halk olmuş?.."

Bunların sana, ölüm ötesi yaşam için hiçbir getirisi yok ki!.

Sana öbür tarafta getirisi olacak şey;

Önce "zikir"!...Çünkü, beyin kapasiteni ne kadar geliştirirsen, o kadar da bunun sonuçlarını kazanacaksın.

Ondan sonra; Namaz, oruç, zekât, hac!..

Sen evvelâ bunları bir yap!. Bunların getirisini sağla! Ondan sonra da vaktin kalırsa ek olarak bunları düşün, bunların sevaplarını düşün! Her şeyin bir öncelik sırası var.

Öğün vakti gelmiş, karnın acıkmış, yemek yiyeceksin!. Ama bunu boş verip, önce camların tozunu alıyorsun. Yahu!. Yemek vakti şimdi. Cam tozu almanın sırası mı?. Önce yemeğini ye, sonra camların tozunu al!.

Bunun gibi her işin bir sırası vardır. Bilgili olan kısa yoldan sistemi anlayıp, zikre, namaza, oruca hemen başlıyor. Bu arada da ilmini arttırmak için bu konudaki mühim eserleri okuyor.

Nasibinde olmayan, bunları bir yana bırakıyor, fuzuli konularla, dedikodu ile, gıybet ile gününü harcıyor.

Nasibi olanla, olmayan arasındaki fark bu işte!.

Olay bu kadar basit!

Bu durumu, çevrendekilerde de görürsün. Buradan anlayın, o kişinin bu işte nasibi var mı, yok mu?. Konuları ele alış şeklinden bunu gayet kolay anlarsınız.

Halbuki, bir daha dünyaya geri gelip de, yapmadıklarını yapma şansın yo ki!. O halde, bir an önce başla!.

"Korunma duası" ile, "Dua ve Zikir" kitabının 268 inci sahifesindeki dualara herkes devam etsin!.

Efendimiz Hz. Rasûlullah zamanında sahabilerden birinin başının ağrımasına deva olsun diye; diğer sahabi başı ağrıyanı karşısına oturtup, elini de onun başına koyarak bir şeyler okuyor... Hasta olanın başının ağrısı geçiyor.

Bunu üzerine hasta olan, Rasûlullah efendimize geliyor, "Falanca bana okudu, başımın ağrısı geçti" diyor.

Efendimiz okuyana, "ne okudun?" diye soruyor.

Okuyan da:

"Ya Rasulullah, âyeti kerime `Biz Kurânı şifa olarak indirdik` dediği için, ben de bu âyete dayanarak Fatiha sûresini yedi defa okudum" diyor.

Rasûlullah da "Çok iyi ve isabetli yapmışsın" diyor...

Çeşitli ağrılara, hastalıklara sadece Kurân`dan bazı âyetler şifa niyetiyle okunabilir.

Ama günümüzde bunu hakkıyla yapan yok gibi. Özellikle medyada gördüğümüz, hoca diye lânse ettikleri cinci şarlatanlar ve falcılardır. Onların hocalıkla alâkaları yoktur.

Bazı medya organları bunu mahsus böyle bildiriyor ki, din adamları ve böylece din karalansın istiyorlar. Halbuki bunlara hoca deneceğine, “cinci-şarlatan-falcı” dense, medya görevini yapmış olur.

Vefat eden kişi daha mezarda toprağa verildiği anda “Münker-Nekir“  isimleriyle işaret edilen iki melekî kuvve çıkar; üç şeyi sorgular...

Bazıları bu sorgulamanın hemen akabinde kabirden-mezardan çıkar. Mezar ve kabir şartları biter, ruh, kendi âlemine veya Berzah’a geçer.

Ama diğer büyük çoğunluk uzun süre mezar içinde kalır. Dolayısıyla, mezar azâbı onda uzun süreli olur.

Toprağa konulan, ölümü tadan her nefs, üzerine toprak atıldığını görecektir!.

Ama olayı çok kısa sürede daha mezar toprakla dolmadan dahi atlatan var. Çok uzun süre, toprak altında mezar azâbında kalan da var...

Mezar âlemi başka, kabir âlemi başka, berzâh âlemi başka!.

Mezarda mezarın içini görüyorsun, mezarın şartlarını görüyorsun. Bu, mezar âlemi. Belli bir süre sonra, bu mezar görüntüsü kaybolur...

Ondan sonra cennet ve cehennemi tam olarak görmeye başlıyorsun. Oradaki durumları görüyorsun. Ve dünyada ürettiğin bir takım melekler veya kötü mahlûklar sana zarar vermeye başlıyor. Bu senin kabir âleminde oluyor.

Gördüğün rüyayı düşün!

Bir rüyâ ki devamlı kâbus görüyorsun. Bu senin o anda kabir âlemin oluyor işte.

Bir de kabir âlemine girmeden, mezardan geçtikten sonra direkt Berzah âlemine geçip, orada yaşayan ruhlarla birlikte olanlar var!. İşte orası, yüksek mertebeli kişilere mahsus olan bir yer.

Ama, çok büyük bir çoğunluk, kabir âlemindedir. Hani, ya kâbus türü rüyâlar gören, ya da güzel rüyâlar gören kişi durumundadır.

Bu durum kıyamete kadar böylece devam eder.

Cumanız mübarek olsun!..

*  *  *