Sistemin Seslenişi -1

Ahmed Hulûsi

"MEKR" VE KALPLERİN KARARMASI

İnsanların, günahları yüzünden, kalpleri kararır, Kur’ân ‘ın da işaret ettiği gibi!..

Hiç bir iyilik “cezâ”sız kalmaz!.

Hiç bir yanlış da karşılıksız kalmaz!.

Düşünülmemesi gerekeni düşünen de, bu yüzden, bunun karşılığını mutlaka alır sistem gereği!.

Bilincinizdekini (düşüncenizi) açıklasanız da, içinizde saklasanız da onunla Allah sizi hesaba çeker…” (s:2, a:284)

Bu âyetten sonra gelen âyetlerde, bu uyarı iptal olmamış; ancak kişinin elinde olmayandan mesûl olmayacağı belirtilmiştir… Yâni, o düşüncenin ilk aklına geldiği andan değil; o düşünceyi devam ettirmeye başlamandan itibaren sorumlusun ve sistem çalışmaya başlar!.

Burada enteresan olan husus şudur:

Kimse, yaptığı yanlıştan dolayı nasıl cezalandırılmış olduğunu pek farketmemektedir!

Zîrâ, yanlış yapan, yaptığı yanlıştan dolayı cezalandığını farketse, ya da etrafındakiler anlasa, bu defa zorunlu inanca kapı açılacaktır!… Oysa, sistem, kimsenin dünya hayatı içinde, kolay kolay yaptığı yanlışların cezasını çektiğini anlamaması üzerine kurulmuştur!.

Artık o kişi, taklidî din anlayışıyla yaşar ve tüm uğraşısı dünyada bırakıp gideceği şeyler olur!.

Dünyadayken, yaptığının cezâsını çekmeye başlama sisteminin adı Kur’ân dilinde “MEKR”dir!.

Kişi, yaptığı yanlıştaki niyetine göre, kırk günden kırk yıla, ya da ömrünün sonuna kadar karşılığını alır ki, buna kalbin kararması denir… Eğer o kişiye îmân üzere gitmeme durumuna yol açarsa fiîli, bu defa da kalbi mühürlenmiştir, (anlayışı körelmiştir) denir!.

Anlayışın körelmesi”, genel olarak, basiretin gerçekleri değerlendirememesinin adıdır!.

Burada eğer dikkat edilirse, yasaklanan fiil, “kötü düşünce”dir = ”su-i zan”dır; yani, karşısındakinin hakketmediği şekilde, onun hakkında düşünce sahibi olmaktır!.

Unutulmamalıdır ki, düşünce de beynin bir fiilidir!. Ve kişi, fiilinden mesuldür, bunun sonucunu kaçınılmaz bir biçimde yaşayacaktır!.

Kötü düşünce” ilk aklına geldiği anda, kişi mes’ûl olmaz; ama onu devam ettirmeye başladığı andan itibaren sistem gereği, özünden gelen bir biçimde beyin kendisini o konuda körleştirmeye, kilitlemeye başlar!..

Birisini suçlamanın karşılığı, Allah takdir ve iradesini inkâr yolundan ilerleyerek, îmânsızlığa kadar uzanır; ve o kişi bu hâl üzere ölürse, âhırete îmânsız gider!. “Yuhasibküm BİHİLLAH” hükmünü icrâ etmiştir!.

Kalp kararmasının veya körelmesinin işareti odur ki; kişi bilgi ezberciliği ve taklitle yaşamını sürdürüp; “ALLAH Adıyla İşaret Edilen”in ahlâkıyla ahlâklanmaktan geri kalır!… Gününü, maddî zevklerle tüketip, taklit fiillerle kendini tatmin eder!..

Erkekse, günü, yatakla-işi; kadınsa günü, yatakla-mutfak arasında geçer!… Yarın âhirette kendisine hiç bir yarar sağlamayacak dünya işleriyle ömrünü tüketir!… Hattâ dünyası eskisinden daha da mâmur olur; ki bu da “MEKR”in sonucudur!…

Ne var ki, o kişi bunu bir türlü değerlendiremez, “Allah’tan” lânetlenmiş (uzaklaşmış) olduğunu farkedemez; ve hattâ temiz kalpli(!) bir insan olduğu için Allah’ın kendisini nimetlere boğduğunu sanır!… Söylenir, anlamaz!.. Rahmet üzerine yağar, fakat içine nüfuz edip, tesirini icra etmeden, üzerinde kurur gider!..

ALLAH Adıyla İşaret Edilen”i idrak ve günlük yaşamda, O’nun bakışıyla yaşamak kavramından ne kadar uzak olduğunu; başta “kader” olmak üzere, îmâna taalluk eden konularda îmânının gereğini yaşamaktan uzak olması yüzünden ne kadar yandığını; bunun sonucunun kendisini âhirinde de nasıl bir cehenneme ulaştıracağını idrâk bile edemez!.

Bilmeyerek Allah Rasûlü`ne uzatılan dil; kişinin tüm basiretini kör eder!…

Bilinçsizce Allah Velisine uzatılan dil, kişinin tüm Velâyet nurlarından mahrûm kalması sonucunu getirir!…

Bu sonucu da bir başkası ona hazırlamayıp; yalnızca kendi kendisini cezâlandırmaktadır sistem gereği!.

Düşüncenin yanlışlığı, o konuda îmân esaslarına ters düşülmesi dolayısıyladır!.

Îmân esaslarına ters düşen her düşünceyi devam ettirmenin sonucu, kalbin biraz daha kararması demek olarak, hakikatın gereğini yaşayamamayı getirir!. Bu da, kişinin kendisini cezâlandırması demektir!.

Kim, ne zaman, ilminin gereğini yaşayamıyorsa, o kendi kendini perdelemeye başlamıştır… Çünkü, asla bulunulan noktada durmak mümkün değildir!.

İnsan daima bulunduğu yerden ilerler bir başka noktaya doğru, düşüncesi istikametinde… Eğer düşüncesi isabetli ise, o yolda ilerler ve açılımları artar

Eğer düşüncesi yanlış ise, o takdirde de hakikattan uzaklaşarak, taklitte kendine karargâh kurar!… Taklitte kalmak ise, en büyük cezâlanmadır İslâm’ı kabul eden için…

Mekr”, insanın, taklitte olduğu halde, kendini tahkik ehli veya gerçek üzere zannetmesinin adıdır!.

Eğer bir kişi, îmân bilgisiyle yaşıyor; fakat îmân esaslarının gerektirdiği şekilde yaşamı ve olayları değerlendiremiyorsa; o kişi “mekr”e uğramışlardandır ki; bundan kurtulması da ancak Allah’a tevbe etmesine bağlıdır!. Karşısındakine “hakkettiğini” vermesine bağlıdır!.

Allah’a tevbe ise, kişinin yanlış düşündüğünü idrâk edip, bundan vazgeçmesi hâlinin adıdır!. Yanlışta yürürken de bunu farkedebilmek muhakkak ki, çok güçtür!…

Önemli olan, “mekr”e uğramamaktır!…

Zira uğradıktan sonra, bundan kurtulabilmek fevkalâde ender sayıda insana nasip olabilen bir nimettir… Çünkü yanlış yanlışı getirirken, arada doğruyu farkedebilmek, son derece güç bir iştir…

Bunu şöyle de izah edebiliriz;

Beyinde, ilgili konudaki hücreler arasında bir faaliyet vardır; ve bu faaliyet zaman içinde kendi doğrultusunda yayılıp genişler… Dolayısıyla da yanlış günden güne artar!. İşte bu gelişme ortamında iken, insanın ilâhi bir zorlama olmaksızın, düzen değiştirmesi fevkalâde güçtür!…

O sebepledir ki, bizler düşüncelerimize hâkim olmak; ve hangi konu içinde olursak olalım, o konuya Allah gibi bakmak ve değerlendirmek; ya da en azından, îmân esasları noktasından o konuyu ele alarak değerlendirmek zorundayız.

Bir insan, îmân bilgisini, îmânın gereği gibi yaşam, hâline dönüştürmedikçe, “mekr” belâsından kendisini kurtaramaz!.

Mekr” ateşini söndürecek tek unsur ise imân esaslarına göre yaşamı değerlendirmek ve geçmişteki yanlışlarına tevbe edebilmektir.

Tevbenin kabûlünün alâmeti ise, kişinin daha önceki yanlışına yol açan davranış ve değerlendirmelerinden arınmasıdır. Bu arınma kendisinde oluşmadığı sürece, o kişinin tevbesi kabul olunmuş değildir… Bu arınma, Kur’ân ‘da “tevbe-i nasûh” olarak anlatılır..

“Mekr”i kesen tek şey kişideki “tevbe-i nasûh”tur!.

Bunun da işareti, kişinin, “Allah Rasûlü”nün yolunda yürümeye başlamasıdır…

Ne demektir “Allah Rasûlü”nün yolunda yürümek?.

Allah Rasûlü”nün yolunda yürümek, onun gibi oturup kalkmak, onun gibi yiyip içmek; onun kullandıklarını kullanıp, kullanmadıklarını kullanmamak değildir!.

“Allah Rasûlü”nün yolunda yürümek demek, O Zâtın beşeriyetinin ve yaşadığı devir ve ortamın şartlarının gereklerini taklit değil; “Allah Rasullüğünün gereği olarak insanlara verdiği hizmetin, devamı yolunda görev yapmak demektir!. Bu husus çok iyi anlaşıla!.

Allah hepimizi “mekr”e uğrayacak yanlışlardan koruyacak uyanıklık içinde muhafaza eylesin!

Allah Rasûlü”nün yolunda hizmet vermeyi bizlere kolaylaştırsın!.

28.6.1998
New Jersey U.S.A