İbadet

İbadet kavramının anlamı

 

·         «ibadet» adı verilen bütün çalışmaların, tamamiyle, beynin bioelektrik ve bioşimik yapısıyla ilgili olduğundan sözetmiştik…

İbadetlerin bir kısmı, bilindiği üzere, bedenin ihtiyaç duyduğu bioelektrik enerjiyi temine dönük olarak yapılmaktadır..

Bu enerji beyin tarafından değerlendirilerek, dalga bedene; ilim ve güç olarak yüklenir… İşte bu sebeple de, beyin durup, devre dışı kaldıktan sonra, yani «ölüm tadıldıktan» sonra, artık ölümötesi yaşamda ibâdetler kalmaz!.. İşte bu yüzden ölümötesinde şerîâtın teklifleri geçerliliğini yitirir!.. Zira, zâhirle ilgili bütün bu teklifler, hep beynin bioelektrik ve bioşimik yapısıyla ilgili olarak düzenlenmiştir!.

 

·         Dünyada “ibadet” adı verilen (hakikatları olan Allah’a ait özelliklerin kendilerinde açığa çıkması) çalışmalara gereken önemi vermiş olanlar; bu çalışmalar sonucu edindikleri NUR ile, enerji ile, kendilerini cehennemin ve içinde yaşamakta olan canlılarının ortamından kurtarıp, cennet boyutuna geçiş yapacaklardır. Sahip oldukları NUR oranının getirdiği hız nispetinde…

 

·         “İBADET”, esas itibariyle “tâat” mânâsınadır… Gerekçe sormaksızın, mükemmel bir şekilde görevi yerine getirme, anlamını ifade eder… Esasen herkes, varoluşunun gereğini otomatik olarak ve mükemmel bir şekilde yerine getirmektedir… Yani kulluğunu ifa etmektedir…

Ne var ki bunu hakkıyla eda etmek ancak, O’nu içinde hissetmek ve bunun neticesinde “haşyet” duymakla hâsıl olur…

Aksi halde, ibadetin sadece fiilinde, şeklinde kalınmış olur..

Neticesi de yapılanın bilincinde olmanın oluşturacağı hazdan mahrumiyettir!..

·         İnsanın vehmettiği, var sandığı, dışarıdaki, ötesindeki bir tanrıya yönelmek yerine; kendi hakikatindeki ALLAH isimlerinin işaret ettiği kuvvelere yönelerek, onları aktive etmeye çalışması gerçeğini gösteriyor! İbadet denen bütün çalışmalar bunun içindir.. Kişinin kendi hakikatindeki ALLAH isimlerinin özellikleri yanısıra, ötesindeki bir tanrı kavramını kabul etmesi “ŞİRK” diye anlatılan olgunun ta kendisidir!.


·         İbadet adı altında, Rasûl tarafından bize ulaştırılan her çalışma, tümüyle bilimsel gerçeklere dayanır. Kesinlikle, yukarıdaki, ötemizdeki bir tanrının gönlünü hoş etme amacına dönük değildir. Evreni yoktan var kılan Allah’ın, insanların hiç bir çalışmasına ihtiyacı yoktur. Aldığın gıdalar, nasıl bedenin bir ihtiyacını karşılama amacına dönükse; ibadet adı verilen çalışmalar da, senin ölüm ötesi yaşamının ihtiyaçları ile ilgilidir. Beyin gücünün, bir tür ışınsal yapı olan bedenine, yani, ruhuna yükleyeceği bilgi ve enerji ile ilgilidir.

·         Eğer beynin nasıl çalıştığını anlarsan, ibadetin de ne için veya hangi gayeye yönelik olarak konulmuş olduğunu idrâk edebilirsin… Aksi halde, içinde bulunacağın idrâk yetersizliği, senin bir çok şeyi ihmal etmene yol açacaktır ki, bu ihmalinin de sonucunu çok pahalı ödemek zorunda kalırsın !..

·         Şunu iyi bil ki !…

Belki, çok daha sonra anlayabileceğiniz, bilimsel gerekçelere dayalı bir takım fiiller, bundan yüzlerce sene evvel sizlere mecâzî ifadelerle anlatılmış; ve adına da topluca “ibadet” denilmiştir.

Yâni, din, insanın geleceği için gerekli olan bilimsel zorunlulukların, o günün yetersiz şartları içinde mecâzî tâbirlerle anlatımından başka bir şey değildir !… Ve sizler, bilim düzeyiniz geliştiği oranda bu gerçeklere ulaşacaksınız !…

 

·         «ibadet» denen faaliyetlere kısaca bir göz atalım…

A – Kendini tamamiyle bu beden kabullenmeye ve sırf bedene dönük yaşamaya engel olmak üzere düzenlenmiş ibâdetler.

B – Beynin bioelektrik enerjisini en yararlı şekilde elde etmeye yönelik olarak düzenlenmiş ibâdetler.

C – Beynin mevcut bioelektrik enerjisini, dalga enerjiye çevirerek «RUH» adı verilen halogramik dalga bedene yükleme faaliyetlerine dönük ibâdetler.

D – «ALLAH`ın ahlâkıyla ahlâklanma» şeklinde özetlenen, tasavvufta «ALLAH`a vâsıl olma» veya «ALLAH`a erme» diye izaha çalışılan, evrensel kozmik bilinçle özdeşleşmeye yönelik ibadetler.

Dört ana madde şeklinde toparlamaya çalıştığımız, kısaca «ibadet» denen bütün bu faaliyetler, görüldüğü üzere hep BEYİN ile ilgilidir…

 

·         “TAPINMA”, asırlardır, çeşitli toplumların şuursuz bir biçimde putlarına, tanrılarına yaptıkları saygı, yakarış gibi davranışları tarif için kullanılan bir kelimedir… Asla “kulluk” diye çevirdiğimiz “ibadet” kelimesinin mânâsını ifade etmez; ve “ibadet” kelimesini Türkçeleştiriyorum diye “tapınma” kelimesini kullanmak, oldukça önemli bir hatadır!… Kullanan kişinin Türkçe bilgisinin yetersizliğine verilir!..

·         Farz olan ibadetlerin ne ve neden olduğunu da “İSLÂMIN TEMEL ESASLARI” isimli kitabımda yazdım. Bunların hikmetlerini öğrenmek isteyenler bu kitabı okuyabilirler.

·         Alah Rasûlü Aleyhis-selâm bugünkü beden dolayısı ile alınması gerekli tedbirler konusunda nasıl uyarıda bulunmuş ise; ölümötesine dair şartlar için de öylesine uyarılarda bulunmuş; o ortamın zarurî kıldığı tedbirler ne ise, onları “İBADET” adı altında bizlere iletmiştir.

·         Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın, Kur`ân-ı Kerim’e dayalı olarak bize teklif ettiği tüm ibadetler bir paket olmayıp; herkesin elinden geldiği kadarını yapabileceği çalışmalardır!. Herkes, bunlardan yapabildiği kadarını yapar, karşılığını elde eder; yapamadıklarının da sonuçlarına katlanır!.

·         Evet, farketmeliyiz ki, “İslâm Dini”nde ibadet adı verilen çalışmalar, ötedeki bir tanrıya yaranmak amacıyla teklif edilmemiş olup; tamamiyle Allah`ın yaratmış olduğu bu sistemin işleyişi dolayısıyla öngörülmüş çalışmalardır..


 Konuyla alâkalı bilgiler

 

·         İbadetle mertebe elde edilmez. İbadetlerinizle belli güçleri kazanırsınız, belli tecrübeleri kazanırsınız,anlayışınız artar, irfaniniz artar, fakat size mertebeyi getirecek kazandıracak olaylar sıkıntılar çileler ızdıraplar ve azaplardır. O baskı altında paklanma oluyor ve direnç kazanıyor. Bütün Nebi/Rasullerde ve evliyada bu olay var. Bununla bağlantılı olararak Hz. Muhammed (s.a.v) diyor ki; belanın büyüğü önce Nebi/Rasullere sonra büyük velilere mertebesine göre diğer velilere ve nihayi olarak müminlere gelir… Dolayısıyla mertebe, çekilen ızdırap dertler ve çilelerle olur…

·         Cinlerin, “ârif”leri kandırmaları ise, “varlıklarının “Hak” olması sebebiyle hiç bir ibadet ve taate ihtiyaçları olmayacağı, ne yaparlarsa yapsınlar cehennemin onları yakmayacağı” yolundaki telkinlere dayanır!..

·         Evet dostum, “HAKİKAT” ilmini mutlaka değerlendir!… O ilmin halini şuur boyutunda muhafaza et; ama beden boyutunda da, nasıl yemenin, içmenin, giyinmenin, soğuğa-sıcağa tedbir almanın hakkını veriyorsan; aynı şekilde bedenen yapılması gereken “ibadetlerin” de hakkını vermek zorundasın!…

·         Kur`ân-ı Kerim`de “beş vakit namaz” kesinlikle mevcuttur; ve Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm da bu konu kendisine açıldıktan sonra, dünyasını değişene kadar bu ibadete, günde beş defa olarak devam etmiştir!.

·         Kesinlikle bilelim ki, Kur`ân ve Rasûlullah açıklamaları kökenli “İslâm Dini”nde belirtilen ibadetler arasında, ne “mevlid”; ne de ölünün namaz-”oruc” borçlarını kapatmak için yapılan “ıskat ve devir” törenlerine yer vardır!..

·         Hiç bir hayır ve ibadet, hac`cın insana getirisini kazandıramaz!.. Kim aksini söylüyorsa, o henüz hac`cın ne olduğunu, değerini idrâk etmemiş, hattâ farketmemiştir…

·         Teklik anlayışı, kesin kez, yaşam boyunca tabiatla mücadele ile birlikte sürdürülecek bir olaydır!. Bu yüzdendir ki Rasûlullah eriştiği dereceye rağmen yoğun ibadete vermiş kendini!… Tabiatla mücadele yolunda yoğun çalışmalar yapmış…

·         Ne kadar büyük bir yanlıştır ki, zikri veya ibadeti sadece câmiye ve seccadeye tahsis etmişiz. Onun dışında kalan zamanın hepsini de dedikoduya gıybete ayırmışız!.

·         Sen bu dünyada ibadet çalışmaları yapmazsan, zaten öbür tarafta böyle bir çalışma yok!
Dolayısıyla bunların getireceği “yakîn`` diye bir şey de söz konusu değil!

·         Yapılan ibadetin amacı, o anda yaptığın şeyin anlamını hissedip, yaşayabilmek!.

·         Koyun gibi, ağıldan çayıra, çayırdan ağıla hesabı; sokaktan seccadeye, seccadeden sokağa değil!. Yukarıdaki birini razı edip gözüne gireyim, ise hiç değil!.

Kendi özbenliğini, kendindekini anlayıp hissedebilmek, onun gereğini yaşayabilmek amacı ile ibadet gerçekleşir!.

Sen, sendekinden gâfil olduktan sonra yaptığın, ibadet olmaz ki!.

·         Öldükten sonra namaz, oruç, ibadet, hiç biri kalmıyor. Yani öyle çalışma türleri yok ölüm sonrası yaşam boyutunda!

·         Yüksek mertebeler sadece ibadetle, zikirle elde edilmez!: onun pahası belâlara katlanmaktır.

·         Bazı ibadetler de gençlikte yapılabilir. Gençlikte yapıldığı zaman o çalışma yarar sağlar. Yaşlılıkta sen onu yapmaya kalkışırsan, arabanın lâstiğini yarmış olursun. Hem yola gitmeye kalkıyorsun hem de arabanın lâstiğini yarıyorsun. Yarar sağlamaz!

·         Allah Rasulü diyor ki;
“Kâbede yapılan en değerli ibadet tavaftır.”
Tavaf yapacak gücün bittiyse, kalmadıysa, o zaman namaz kıl!.

·         -“Kabul olma” diye bir kavram var mı? !.. Varsa, bu ne anlamdadır?

Birisinin kabul etmesi için mi siz ibadet ediyorsunuz? Siz yaptığınız, “İbadet” dediğiniz şeyleri yukarıdaki, dışarıdaki, ötedeki birisinin kabul etmesi için mi yapıyorsunuz? !

Eğer biri sizin bu yaptığınızı kabul edecek diye yapıyorsanız, yaptığınız temelde; Şirk-i Hafi’dir!..

 

·         Kurân hükmüne göre: “Allah, şirk koşanın ibadetlerini geçerli kılmaz”!. Temelinde şirk olan hiçbir ibâdet geçerli değildir!.

·         Farz diye bildiğimiz ibadetler dahi tekliftir. Teklif olduğu için de zorlamaya yer yoktur.

·         Size derler ki; bir tarikata girmezsen senin yaptığın hiçbir ibadet kabul olmaz! Eğer bir mezhebe girmezsen yaptığın hiçbir ibâdet kabul olmaz!. Bunların hepsi yanlış, bâtıl ve geçersiz!.

·         Başın ağrıdığı zaman da bir kitap okuyabilir misin, zikir yapabilir misin?.

Şimdi, şu anda rahatsın, ibadet şansın var; ama, yarın seni dışarıdan rahatsız edecek birtakım olaylar yaşanmaya başladı mı, ne bu ibadeti yapacak kafa kalır, ne de okuyup ilim öğrenecek kafa!..

Keşke dünde olsaydım; dersin.

 

·         İnsan, şuur boyutu için yaratılmıştır esas itibariyle!.

Beden boyutu bu dünyada kalacaktır. Bedensel ibadetler de bu dünyada kalacaktır.

Ölüm sonrasında bedensel boyuttaki ibadetlerin hiç biri yoktur. Ne namaz ne oruç ne v.s.

 

·         Din’de, para karşılığı yapılan her çalışma geçersizdir!. Para ödenmediği takdirde yapılmayacak olan bütün fiiller, para için yapılıyordur ki, bunlar asla ibadet sayılmaz.

·         Yapılan tüm ibadetler, fiziksel ve zihinsel yanlı yararlar olmak üzere ikiye ayrılır. Fiziksel yanın yararları, zihinsel çalışmaları güçlendirerek, beyin kapasitesini artırır ve dolayısıyla ruhu kuvvetlendirir.

·         “Tanrı” kavramı ile “ALLAH” isminin işaret ettiği mana arasındaki anlam farkını anlamadığı sürece, hiç kimse “İslam Dini”nin ne olduğunu ve niye gelmiş olduğunu anlıyamaz!.. Bu yüzden de “DİN” olayını yanlış değerlendirir!. Ayrıca “İslâm Dini”nde teklif edilen çalışmaların -ibadetlerin- hangi gerekçeyle insanlara önerildiğini de kavrayamaz!.

Öyle ise öncelikle “Tanrı” sözcüğünden anlaşılan kavram ile, “ALLAH” ismiyle işaret edilen anlam arasındaki farkı çok iyi idrak etmek zorundayız!.

 

·         İbadet adıyla işaret edilmiş çalışmalar hep nübüvvet kemalâtıyla tesbit edilmiş, insanın ölüm ötesi boyuttaki ihtiyaçlarına yönelik gerekli çalışmalardır. Kişi bu ibadetleri yerine getirerek, belirli enerjiler, kuvveler kazanır ve bu kuvveler ile, içinde bulunduğu ortamın kendisine azap veya sıkıntı verecek olan şartlarına karşı koyar. Eğer nübüvvet kemalâtından gelen bu bilgileri değerlendirmemişse, Bu yolda yapılması zorunlu ibadet ve çalışmalar yapılmamışsa, bu defa o çalışmaların getirisi olan nurdan, enerjiden, kuvvelerden mahrum kalacağı için kâbir azabı çekmeye duçar olur!..


·         İman nuruna sahip olanların dünyadayken yaptıkları “ibadet” diye tanımlanmış çalışmaları, onların bu geçişi daha kolay yapmalarını sağlayacak, Rasûl ve Nebilerin haber verdikleri konularda yeterli çalışmaları yapmamış olanlar da, o geçiş sırasında bunun sıkıntısına katlanacaklardır.

·         Kur’ân-ı Kerimin Türkçesiyle ibadet olmaz!.
Kur’ân-ı Kerimin Türkçeye çevirisi olmaz!.

·         Köleliğin yerleşik olduğu toplumda, insanları kölelikten azad etmenin en büyük ibadetten sayılacağını anlatan ve böylece köleliğe son vermeyi amaçlayan bir bakış açısını; İslâm, köleliği kabulleniyor, diye empoze edip, gerçeği saptırmak yalnızca ardniyetlilikle tanımlanabilir.

·         İnsan, bu dünyada, bedeni, ruhu ve şuûruyla bir bütündür!.

İbadet adı verilen bütün çalışmalar dahi, beden-ruh-şuur boyutları bir arada olarak kemâle ulaşır.

Bunlardan yalnızca biriyle o ibadetin yerine getirilmesi eksikliktir; sonuçta, ihmâl edilenin, o boyuttakinin karşılığını ağır bir bedelle ödemek zorunda kalır insan!.

·         Cennette amel konuşur! Cennetin girişi amele dayanır! İbadetin getirisi de ibadet etmeden gelmez!

·         En büyük ibadet, özündekine yönelmektir… O yönelişin sonunda öze ERENlerden olursun elbette!.

·         Namazı kılamayan; yâni âfakta, karşısındakinde Allah nûrunu göremeyenin yaptığı ibadet, kendine ZULÜMDÜR!.

·         DUA MÜ`MİNİN SİLAHIDIR“, diyor Rasûlullah Muhammed Mustafa aleyhi`s-selâm. Ve gene, şöyle başka bir açıklama getiriyor “DUA” konusuna: DUA İBADETİN ÖZÜDÜR


·         İbadet de dalga bedeninin ihtiyacı için öncelikle!. Sonra da bilincinin zevki için!

·         “Allah`ın sizin ibadetlerinize ihtiyacı yoktur; ne yaparsanız kendinizedir, kendiniz içindir”.

·         - Yâni “ibadet” denilen bu çalışmalar, hep beynin gelişmesi için mi?.
-Elbette, ne zannettin ki!. Kim beynini ne oranda geliştirebilirse, o derece güçlü ve ilim sahibi olur.

·         Yakîne erenin ibadeti biter!.. Ancak, ubûdeti devam eder!..

Yakîne erenin ibadetinin bitmesi ne demektir?…İbadet nasıl biter?.. Sonra ne olur?..

Fiil, kula bağlandığı zaman ibadet adını alır. Fâili Hakiki ortaya çıkıp, kuldan sâdır olan fiillerin Allah`a ait olduğunda ise ubûdet denilen yaşam başlar!..

 

·         “Ben vuslata erdim, gerçeği gördüm, hakikatı idrâk ettim, artık bundan sonra ben ibadet etmiyorum!.. Ne yukarıda bir tanrı var ve ne de ibadete ihtiyacı olan bir varlığım.” diyerek bir kişinin ibadetleri terketmesi hoş görülebilir mi?.. Bu hâli yerinde midir?.. Yaptığı bu iş doğru mudur?..

Bu gerçekten tasavvufta son derece önemli bir konudur. Bir çokları, bu hususta kendilerine örnek olarak gösterilen kişilerin davranışlarını da kabul etmezler. Meselâ, derseniz ki; hakikata ermiş bulunan Abdülkâdir Geylânî, Bahaeddin Nakşıbendî, İmam Gazalî, Muhyiddin Arabî, Hacı Bektaş Veli gibi zevâtın hiç biri de ibadetlerini terketmemişlerdir. Hemen buna kılıf takıp, onlar örnek kişilerdi, bunun için yapmışlardı, derler.

Oysa “ibadet” adı verilen bu çalışmalar, Allah`ın esmâ ve sıfatını izhar kanunları gereği ve sonucu olarak zorunludur ki, bunu idrâk edemezler.

 

·         Madde bedenimiz, fizik bedenimiz nasıl enerji ihtiyacını karşılamak için yemek – içmek zorunda ise; “RUH” dediğimiz “Halogramik dalga bedenimiz” de enerji ihtiyacını yani “nûr“unu, ibadet denilen beyin çalışmaları sonucu elde eder. Şâyet bu çalışmaları ihmal ederseniz, “nur“unuz, yani ölümötesi yaşam bedeninizin enerjisi yetersiz kalır. Bunun neticesinde de hiç hoşlanmayacağınız, size azâb verecek şartlar içinde hapis kalırsınız. Bu konuda da geniş bilgi “İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabımızda mevcuttur.

·         Kişinin yaptığı ibadetleri “benliğine” izâfe etmesi, bağlaması; “ben şöyle oruç tutuyorum”, ben böyle namaz kılıyorum”, “ben şöyle yardım yapıyorum”, “ben hacca gittim” gibi mülâhazaları gerçekte hep Allah`a olan perdeliliğinin neticesidir ki; böylece ölümü tattığı takdirde bu perdeliliği ebediyyen de devam eder.

·         Âlim, mülk âlemine dönük meseleler ile meşguldür…Âlimin bütün meşgalesi olan madde âlemi konularının hükmü, melekût âlemine, ölümötesi yaşam âlemine geçilince son bulacaktır!. Ölümle birlikte, şeriâtın zâhirine ait tüm hükümler geçerliliğini yitirecek, ibadetler kalkacak, tüm yasaklar son bulacaktır. Dünya yaşamı için gerekli olan bu bilgilerin, insana ölümötesi yaşamı kazandıracak kadarı gereklidir elbet; ama sadece o kadarı!.

·         Öbür âlemde beyin beyin olmadığı için, orada ibadet de yapılmaz, gereksiz olur!…

·         Şayet ibadet adı verilen çalışmalara gereken önemi vermezsen, «nefsine» hakkı olan sayısız özellikleri ve güçleri kazandıramadığın için «zulmetmiş» olursun.

·         ALLAH`a tapınma amacıyla değil; kişinin ruhsal enerjisinin güçlendirilmesi gayesiyle önerilmiş ibadetleri, zikirleri yapmış olanlar, elde ettikleri “nur-enerji” nispetinde Dünya üzerinden, Güneşin radyasyon alev dilimleri içinden geçerek kaçabileceklerdir ki, bu durum “sırat” diye anlatılmıştır; sembolik bir “köprü-yol” tanımlaması ile!.

·         Hiç kimse ibadet ettiği için cennete girmez!..

·         Burada kısaca şunu ifade edeyim ki, hiç bir ibadet cennete girmek gayesiyle yapılmaz; ve ibadet eden cennete girer, diye de bir hüküm mevcut değildir!… Kişinin cennete girmesi, ibadetine bağlı değildir…

Ancak, muhtemelen “Allah”, cennete girecek olanlara ibadeti kolaylaştırmıştır, diyebiliriz…

İbadetler, insanın, bilinçlenmesi ve güç kazanması içindir!..insanlar bu ibadetleriyle, bilinçlenebilir ve güç kazanabilirler…

Ancak ne var ki tüm bunların ötesinde, “ALLAH”ın o bireyin cennete gitmesini takdir etmiş olması işin en önemli ve ana faktörüdür!… Şayet hakkında böyle bir takdir yoksa, birey ne kadar ibadet ederse etsin, bilinçlenirse bilinçlensin ve dahi güç kazansın; gene de Cennete giremez!..

Yani kısacası, “cennete girmek”, ibadete değil, “ALLAH” takdirine dayalı olarak “İMAN NÛRU” esasına bağlıdır!..

 

·         İbadet adı verilen tüm çalışmalar, kişinin, kendisine Fâtır’ın bahşetmiş olduğu ve kolaylaştırdığı yoldan, fıtratı kadarıyla hakikatinin muradını gerçekleştirmek içindir.

·         Tahkik ehli (hakikatına ermiş —taklitçi değil) olan bu zevât Rabbine yakîn (yakın –uzak değil) elde etmiş olarak artık bilirler ki, ALLAH Rasûlü’nün 1400 küsur yıl önce bildirdikleri, eksiksiz fazlasız aynen ALLAH Sisteminin (sünnetullah) sonucudur!.. Kim bunu müşahede ve idrak edemese de, taklit yollu uygulasa, gene yararını görür; tahkike eremediği için kaybettikleri kazandıklarından çok çok daha fazla olsa dahi!.. Kim bu sistemin gereklerine karşı çıkarsa, o da, eksik kalan ibadet adı verilmiş çalışmalarının kendisinde oluşturacağı eksiklikler dolayısıyla, sistemin dişlileri arasına düşerek kendi kendini cezalandırmış olur!..

·         İslâmDin”inin açıkladığı vahdet gerçeğini taklit yollu kabullenip dayandığı “sistem”i fark edemeyenler, işin bu faslında hep şu yanılgıya düşmektedirler…

“Mâdem ki ötemde bir tanrı yok; ALLAH adıyla işaret edilen benim ve tüm varlığın özündeki hakikat denilen ilim ve kudret sıfatlarıyla tanımlanan bir “ÖZ”dür, bu takdirde artık benim tapınacağım bir öte varlıktan söz edilemez!. Öyle ise, benim ne namaz ne oruç ne hac ne zikir ne de sair ibadetlerime gerek yoktur. Bu idrâka geldikten sonra bunlara ihtiyaç kalmaz!.

Bu fikir tümüyle çok büyük bir yanılgıdır!.. Bu fikir öylesine pahalı faturasıyla karşılaşılacak bir yanılgı ki, sonuçlarını kimse tahmin edemez!.

 

·         Düzenli ve sistemli bir çalışma ve dahi ibadet süreci olmaksızın tasavvuf konuşmak okumak, “hobi” olmaktan öteye gitmez. Felsefe olarak kalır!.

·         İnsanın vehmettiği, var sandığı, dışarıdaki, ötesindeki bir tanrıya yönelmek yerine; kendi hakikatindeki ALLAH isimlerinin işaret ettiği kuvvelere yönelerek, onları aktive etmeye çalışması gerçeğini gösteriyor! İbadet denen bütün çalışmalar bunun içindir..

·         Siz, Rasûlullah öğretisi doğrultusunda, hiç kimseyi ALLAH’la aranıza sokmadan tüm yeryüzünde ibadet edebilirsiniz!. Fetvaya, müftüye, hacıya, hocaya, şeyhe, efendiye bağımlı değilsiniz Rasûlullah öğretisine göre!. Öyle ise her yerde her aklınıza geldikçe Özünüzdeki ALLAH’a yönelip, her şeyinizi her an ALLAH’tan isteyiniz!. Kimseyi ALLAH ile aranıza sokmayın. O günlerden bu yana gelmiş geçmiş onbinlere hocanın yüzbinlerce fetvasına tâbi olmak zorunda değilsiniz!.

·         Tabiatını kontrol altına alma ve terkibini aşma dediğimiz şeyler ne oluyor? Tabiatını kontrol altına alma, senin yeme,içme, seks ve uyku fonksiyonlarını kontrol altına almadır!

Namaz ,oruc, zikir gibi ibadetler dahi bir yönden bunlarla alâkalıdır!…meselâ senin tabiatın!..Sabahın o saatinde kalkıp abdest alıp, namaz kılmak istemez: veya gece yatacaksın, uykun gelmiş, yatsıyı kılmamışsın, o saatte kalkıp abdest alıp o uykulu hâlinle, uykudan vazgeçip namaz kılmak bedeninin tabiatına ters düşer.

 

·         “İBADET ET RABBİNE YAKÎN GELENE KADAR” (Hicr-99) âyetine gelince ise.

YAKÎN” gelene, yani gerçeği görene, tadana kadar “İBADET” hükmüyle fiillere devam et, demektir bu!..

Demek değildir ki, yakîn gelince, ibâdeti terk et!..

 

·         Verme fiili, beyindeki ilgili kapasitede genişleme oluşturur!.. Hangi fiilller kişiden açığa çıkarsa, o fiillerin kökeni olan hücre bloğunda büyüme, gelişme olur; o alanda faaliyet gösteren hücrelerin sayısı artar!.

Anlamasan da ibadet et” önerisinin ardındaki gerçek budur!. Fiiller, açılımları zorlar ve yeni kapasiteler meydana getirir…

 

·         “İstisnası olmaksızın herkes cehennem denilen ortama girecek”; “daha sonra da herkes dünyadaki çalışmalarının karşılığını alacak”; “oradakilerden bir kısmı cehennemden çıkarak cennete gideceklerdir”… Bunların detayları Kur`ân-ı Kerim’de çok açık bir şekilde anlatılmaktadır…

Dolayısıyla insanları, bunu yaparsan cehenneme gidersin, diye ikide birde tehdit etmek doğru bir şey değildir.. Zaten herkesin “güzergâhı üzerindedir cehennem”.. Önemli olan yapılan çalışmalarla (ibadetlerle) oradan en az zararla geçmektir!.

Kişilerin teklif edilen çalışmalardan bir kısmını yapamamaları ne onları dinden çıkartıp “kâfir” yapar; ne de bize onları küçük görme hakkını verir.. Aksine, Fâili Hakiki`yi görememekten dolayı kendi imanımızı tehlikeye atarız!.

 

·         Esasen namazlar, bütün diğer “ibadet” türleri gibi, ikiye ayrılır;
“Farz” namazlar
“Nâfile” namazlar

·         Allah`a tapınma amacıyla değil; kişinin ruhsal enerjisinin güçlendirilmesi gayesiyle teklif edilmiş ibadetleri, zikirleri yapmış olanlar, elde ettikleri “nur-enerji” nispetinde Dünya üzerinden ayrılıp, Güneş’in radyasyon alev dilimleri içinden geçerek kaçabileceklerdir ki, bu durum “sırat” diye anlatılmıştır; sembolik bir “köprü-yol” tanımlaması ile!.

·         Bakın ne diyor Hadis-i Kudsî`de ?; “Bir kulum, yararlı ibadetlerle bana yaklaşır; öyle ki, ben o kulumu severim. O`nun görür gözü, işitir kulağı, söyler dili, tutar eli, yürür ayağı olurum”..

·         İbadetleriniz yapınız; ama beraber olduklarınızın hakkını vermekten asla geri kalmayınız; gerçeği yaşamak istiyorsanız!… Velev ki henüz Hakikatı kavrayamamış olsanız bile!.

 

·         Soru
-“Dua ibadet`in özüdür.“ Hadisini, ibadeti abdiyet olarak ele alınca nasıl anlamalıyız ?..

Üstad
-“Dua, ibadetin özüdür” sözünde, önce “DUA” kelimesiyle neye işaret edildiğini iyi anlamalıyız…

DUA” yöneliştir!… Dua, Allah`a yapılır… “ALLAH İsmiyle İşaret Edilen ise, âfâkta aranacak bir obje TANRI değil, kişiye şah damarından yakın olan “ÖZÜNDE” de mevcut olandır!…

Bu durumda DUA demek, özündekine yönelmek demektir… Bundan da şu sonuç çıkar:

En büyük ibadet özündekine yönelmektir!…

O yönelişin sonunda öze ERENlerden olursun elbette…


·         Soru
-Üstadım, iman sahibinin ibadetlerinden namazın belli vakitleri var… İkân sahibinin ubûdetinin namazında vakti söz konusu olur mu?…

Namazın mi’râc olabilmesi için kişinin öncelikle hayatında tekliği yaşaması mı gereklidir? yoksa bunu yaşamadan direkt olarak namaz Mi’râc olabilir mi?

Üstad
-Namazın ikâmesi, ve Mi’râc ‘ın oluşması kişinin yaşantısıyla bütünleşmiştir… Normalde yaşayamadığını namazda da yaşayamaz… Namaz, Mi’râc ‘ın yaşanması içindir… Müşriğin yaptığı hiç bir ibadetin yararı olmayacağı Kur’ân ‘da ifade edilmiştir…

Tasavvuf çalışmalarının temeli, şirki hafîden kurtulup, Başını nereye döndürsen, yani ne yöne bakış atsan TEK`liği görebilmek içindir…

Namazdan amaç, Allah`ı görebilmektir!… Ama körlere de namaz yasaklanmamıştır!… Zira kör de olsa, sağır değildir hiç olmazsa!… Namazı kılamayan; yani âfâkta, karşısındakinde Allah nûrunu göremeyenin yaptığı ibadet kendine ZULÜMDÜR!…

·         Soru
Üstadım, “Tecelliyat” isimli kitabınızda “Bütün ibadetlerin ecir ve sevabını onlara ihtiyacı olanlara kendine hiç pay ayırmayacak şekilde vermeye çalış!..” diyorsunuz. Sevaplarını verenlerin sevaba ihtiyacı olmayacak mı?..

Üstad
-O düzeye gelene Allah yeter!…

·         -”ALLAH” kelimesi bir isimdir ve bir varlığa işaret etmektedir sadece…

“ALLAH İsminin İşaret Ettiği Varlığın” özelliklerine, yani sıfat ve özelliklerine de yine çeşitli isimlerle işaret edilmektedir… Öyle ise bizim isimlerle uğraşmayı bırakıp, isimlerin işaret ettiği anlamlar doğrultusunda, işaret edilen ZÂT’ı anlamaya çalışmalıyız ki, bu da somut bir ismi olan obje değildir!..

Dolayısıyla bizim çok iyi anlamamız gereken husus şudur:

Evrende bir nokta bile olmayan Dünya’da yaşayan varlıklar, “ALLAH” ismiyle işaret edilenin özelliklerinin yanında ; o isimlerin (Esmâ’nın ) işaret ettiği özelliklerle yaratılmışlardır ki , sonsuz varlık içinde bir hiçtir!… Tüm algılananlar, O`nun yarattıkları içinde bir hiçtir!…

Bizler, gene onun dilediği özelliklerle, ve KENDİSİNİ düşünebilecek bir kapasite ve özellikle yaratıldığımız için de bu yönden KULLUK yapmaktayız…

Gerçek kulluğumuz budur!…

“İbadet”adı altında yapılan çalışmalar ise, ”Kulluk” kapsamında değil, yeme-içmenin insana yararı gibi değerlendirilmek zorundadır…

Bu çalışmalar, yani, zikir, namaz, oruç; bilinçli yapılmak sûretiyle beyni geliştireceği için, kendini Var eden’le arandaki perdeleri kaldırır…

Denizdeki bir bardak suyun, kendini kızdırarak camı çatlatıp-kırıp denizle bütünleşmesi misâlinde olduğu gibi!…

Yani, ana konu, sen bardaktaki su olarak; denizle bütünleşmeni engelleyen camı yani beşeri değer yargıları ve şartlanmalarını kırarak, “ALLAH” ahlâkıyla ahlâklanırsın ki; böylelikle denizle bütünleşmenin yolu açılır…

Musa Aleyhisselâm’a, -SEN, “B”ENİ göremezsin- denmesinin sebebi, bardaktakini denizden ayıran cama işarettir…

Kendini, şeffaflığından dolayı fark edemedikleri cam sananlar!!!… Ya da camı görüp, içinde su olduğunun farkında olmayanlar….

Denizin bereketinden mahrûm kalmış bir halde geçip giderler bu Dünya’dan…

Su her ne kadar deniz suyu ise de, bardak onu sınırladığı için, cam kayıtları içinde yaşayıp ; kendi varlığını da; Teklik bilgisini almış olduğu için, deniz sanıp; öylece avunarak ebedi yaşamlarına geçerler!…

 

·         Soru
-Kadınların dininin eksikliği ibadet yönüyle değilse hangi yönüyledir?..

Üstad
-Din=Sistem diye olaya bakarsak, sistemi kavrayışları anlamı çıkar ki, bu da, beyinlerini etkileyen östrojen hormonunun ağırlığındandır!..

Bu açıklama , kadını aşağılama veya küçük görme anlamında söylenmemiş; sistemin bir özelliğinin farkedilmesi amacıyla işaret edilmiştir.

 

·         Soru
-Namaz’da huşû hâlinin bir tek hâli mi vardır, dereceleri mi vardır?…

Bir de bazı Hadislerden Allah Rasûlü’nün nâfile ibadetleri “şükründen” yaptığını okumuştum… Bu ne demektir? Teşekkür ederim.

Üstad
-“Huşû”; erişilen bir idrâk , edinilen bir müşahedenin sonucudur.

“Huşû “ namaza mahsus değildir, her an yaşanabilir ; dolayısıyla da namazı kapsamına alır…

Allah“ı bilenin hâlidir “huşû”…

Kendisine verilen nimetin değerlendirilmesidir; ”Şükür”…

“Verilmiş bulunan nimeti değerlendiren kul olmayayım mı..” demek istemiştir.

 

·         Soru
-Üstadım, zikir çeken birisi anlamını bilsin veya bilmesin , anlasın veya anlamasın beyinde açılım oluyor; ama namaz ve diğer ibadetler adı altındaki zikirleri gerçek mânâda yapmadığınız takdirde sadece hanenize sevap olarak işlenir diye biliyoruz , bu durumda neden parelellik yok?..

Üstad
-Kelime zikrinde süreklilik var aynı kelime frekansı üzerine… ötekisinde ise bir defalık okuma var bir sûreyi… Bu yüzden de hergün belli bir oranda yapılan Esmâ zikri kadar netice vermez.

·         Birkaç saniyelik Dünya yaşamımı , ben bu hayâllerle doldurup , bu masallarla kendimi aldatıp ; çevreme güllâbilicilik yapmayı “ibadet “ diye hayâl ederek bu dünyadan geçip gitmek üzere verilen roldeysem….EYVAAAAH !!!..

·         Benim yaptığım zikir veya dua veya ibadetlerin sana bir katkısı olmaz!… Herkes kendisi için gerekenleri yapmak ve karşılığını edinmek zorundadır!. Yapmadığın çalışmanın getirisini kimse sana bağışlıyamaz!.

·         Sanırız ki, çok ibadetle insan “veli” olur!. Evet, insan çok ibadetle olur “veli”; ama bu ibadet, yalnızca “beden” boyutu itibariyle değil; “şuur” boyutu itibarıyladır!. “Veli” olacak velet anasından doğduğu günden bellidir!.

·         Gece yarısı, bir hastaya, bir saat yardım için yanında bulunman, senin binlerce gecelik yararlı ibadetin kadar hayırlıdır… Çünkü, yararlı ibadet, vaktini boşa geçirmenden hayırlıdır.

·         «Bir saat tefekkür, bir yıllık ibadetten hayırlıdır.»
«Bir saat tefekkür, yetmiş yıllık ibadetten hayırlıdır.»
«Bir saat tefekkür, bin yıllık ibadetten hayırlıdır.»

·         Şurası da mühimdir ki, ne olursa olsun, buyrukların zâhir taraflarını terk etmek doğru değildir!… Çünkü Efendimiz terk etmemiştir!. Çünkü ibadetlerin çok önemli bilimsel gerekçeleri vardır.

·         Vahye dayanan Muhammedî öğreti; tanrısal kökenli olmadığı içindir ki “LA İLAHE = TANRI (tanrısallık kavramı) YOKTUR” ile başlamış; ve “illâ ALLAH” diyerek devam etmiştir!. Tanrısallık kavramı yoktur yalnızca ismi “ALLAH” olan vardır, ki bu yüzden de bir dış varlığa tapınma söz konusu olmayıp; “sünnetullah” gereği yapılası uygulamalar yani “ibadet” gereklidir; denmiştir anlam itibariyle.

·         Ne yazık ki, zaman içinde “DİN” anlayışı, yalnızca yukarıdakini memnun edip onun rızasını kazanmak diye kabul edilip; ibadeti, yukarıdakine tapınmak diye değerlendiren anlayış yaygınlaşınca, olay rayından çıkmış ve “her şeyi yukarıdakinden beklemek” düşünsel sapmasını oluşturmuştur. Böylece de bir kısım Müslüman toplumların gerileme devri başlamıştır.

·         Allah`a ibadet“, kulluğunun idrakında olmak demektir!.

·         Bir düşünür için bütün yeryüzü Allah`ın ibadethanesidir.

·         Son olarak şunu sakın unutmayalım… Ne “Allah” ismiyle işaret edilenin, ne de Allah Rasulü`nün, bizim yapacağımız hiç bir çalışmaya ihtiyacı yoktur!. Yapılanlar tanrıya tapınma amaçlı değil; her varlığın Allah adıyla işaret edilene kulluğu içindir. Kim ne yapıyorsa veya yapacaksa yalnızca kendi geleceğini güzelleştirmek için yapacaktır. “İbadet başka amaçla değil yalnızca kulluk için yapılır” cümlesinin anlamı, “ibadet ötedeki tanrıya tapınmak için yapılır” olmayıp; “ibadet, varlığındaki Allah ismiyle işaret edilenin kuvvelerinin sende açığa çıkması, geleceğine mutluluk getirmesi amacıyla, beynine yön vermen için yapılır, ki bu da gerçek kulluktur“, demektir!. İnsan, sorgulayıp düşünebildiği, o çağda ve şartlarda bildirilenlerin azametini farkedebildiği kadarıyla, Rasulullah`ın değerini anlar; o nisbette de Kendilerine yakın olur.

 

 

September 25, 2012 in Dua, Hac, İbadet, Kul - Kulluk, OKUmak, Oruç, Salat, Tefekkür, Yakin - Yakiyn, Zikir
Tagged